29 Haziran 2012 Cuma

BİREY, KİŞİLİK VE TOPLUM

Yazıya bir öyküyle başlamak istiyorum; haftanın beş gününü fabrikada çalışarak geçiren baba, hafta sonu evinde ailesiyle beraber kitap veya gazete okuyarak evinde dinlenmek istiyor. Ancak, her gün annesiyle beraber evde kalan dört yaşındaki çocuk, bir gün de olsa evin dışında babasıyla beraber olabilmek için “baba beni sinemaya götür” şeklinde bir öneride bulunur. Gazetesini okurken böyle bir istek karşısında kalan baba, gazetedeki dünya resmini içeren sayfayı koparıp parçalıyor ve yere fırlatıyor. Oğluna “o resminin parçalarını birleştirerek tekrar dünyanın resmini oluşturabilirsen, ben de seni sinemaya götürürüm” şeklinde cevap verir. Baba, dört yaşındaki bir çocuğun parçalara ayrılmış bir dünyanın parçalarını nasıl olsa birleştiremez düşüncesiyle koltuğunda gazete okumaya devam eder. Birkaç dakika sonra oğlu babasına gazete parçaları birleştirerek dünyanın şeklini ortaya çıkardığını söyler. Hayretler içinde kalan baba oğluna bu işi nasıl becerebildiğini sorduğunda “baba o dünyanın ne olduğunu ben bilmiyorum, ancak o resmin arkasında insan resmi vardı, ben onu düzelttim. Demek ki insan düzeltilince dünya düzeliyormuş” şeklinde cevap verir.
Gerçekten insanlar düzeldiğinde toplumlar da düzelir mi? Peki insanlar nasıl düzelir? Her şeyden önce düzelme ne demektir? Düzelmek dürüstlük müdür? Dürüstlük doğruluk mudur? Doğruluk; Sokrates’in çok hoşlandığı “kendini bil kendini tanı” yoksa Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” tümcelerinde mi saklıdır? Bu tür soruları elbette çoğaltabiliriz. Şunu da sorabiliriz: Doğruluk, dürüstlük bir erdem midir? Bir erdem ise, böyle bir erdem eğitim ve öğretimle kazanılır mı? Ayrıca, erdemli olmak için, yalnız eğitim ve öğretim yeterli midir? Eğitim ve öğretimle birey olunur mu? Bu durumda da birey nedir? Bütün bu soruları cevaplayabilmek için, önce insanın ne olduğunu anlatmamız gerekir. Bundan önce, belki de Platon’unun gençlere öğretilmesini yasakladığı “her insanın bir bahtı vardır: Kimisinin bahtı ak, kimisinin ki kara. Bahtı ak olanın hayatında ne yaparsa yapsın bahtı kara, bahtı kara olanın da hayatında ne yaparsa yapsın hiçbir zaman bahtı ak olmaz” tümcesi ne kadar geçerlidir? Bütün bu soruları incelemek gereklidir. İnsan olmak özünü doğuştan beraberinde getiren insan, bilincini sonradan kazanır. Ne var ki, bilincin oluşumunda insan, birkaç dış faktörün etkisi altındadır. Dış faktörler fiziksel, sosyal ve psikolojik öğelerdir. Bir başka anlatımla bu faktörler; doğa, toplum ve ailedir. Fransız filozofu Lamartin’in “insanı doğa şekillendirir” sözü tümüyle doğru olmasa bile Doğanın insan üzerindeki etkisi inkâr edilemez. İnsanı dört taraftan kuşatan toplum; sosyal, felsefe, ekonomik, kültürel ve özellikle tarım toplumlarında, din açısından insanı çok etkiler. Öyle ki, her yönden insanı şekillendiren toplumdur. Bunun içindir ki, Platon “Devlet büyük bir insan, insan küçük bir toplumdur” şeklinde bir ifade kullanmaktadır.
Toplum içinde insana yakın olan ailesi, önemsediği değerleri, duyguları veya kendi dünya görüşünü çocuklarına aktararak onu etkileyecektir.
Bir çocuğun bilinci oluşum aşamasında, çocuk yukarıda anılan üç etkeni ön plana çıkartıp, kendi özünü ihmal eder veya ikinci plana atarsa o çocuğun kendisi olması (birey olması) mümkün değildir. Birey olabilmesi için, o çocuğun her şeyden önce kendisini tanıması (yetenek bakımından) gerekir. Kim olduğunu bilebilmesi için de özgür olması veya en azından özgür bir sosyal ortamda bulunması gerekir.
Bu üç etkenin olumsuz etkilerinden kurtulabilmesi için, çocuğu tamamıyla özgürleştirmek olası mıdır? Ne yazık ki hayır. İnsanın her konuda tamamıyla özgür olmaya çalışması kendisini varoluşcuların çıkmazına sürükler. Sosyal bir varlık olan insan toplum içinde yaşamaya zorunludur. Sonuçta insan toplumun etkisinde az da olsa kalır. Böyle bir ikilemde olan insan bu durumda, birey olması için ne yapmalıdır?
J.-J. Rousseau’nun önerdiği gibi çocuklara en yakın kişi olan annenin eğitilmiş olması sorunu temelinden çözemez, çünkü aile dışında, mahallede de çocuğu kuşatan bir toplum vardır. Bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için, önce yapılması gereken şey aile öyle bir şekilde eğitilmeli ki, kendi yuvasında büyüyen bir çocuğu hiçbir şekilde etkilemeyip, ona özgür bir ortam sağlayarak, ileriki yıllarda özellikle kendisiyle ilgili konularda kararı kendisi verebilecek şekilde yetiştirilmelidir. Toplumun da aynı şekilde düzenlemek gerekir.
Uzun zaman Amerikan üniversitelerinde psikolog olarak çalışan Doğan Cüceloğlu, ABD’nin eğitim felsefesi etkisiyle yazdığı “Savaşçı” adlı eserinde anlatmış olduğu gibi, her insanın iki savaşı vardır: Birincisi, belki de en önemlisi, insanın kendisi olabilmesi için, kendisine karşı verdiği savaş; kendisi olmak savaşı, kim olduğunu, ne gibi yeteneklere sahip olduğunu bilen insan bu büyük savaştan başarılı olarak çıkar. “Sayısız anketin ortaya koyduğu sonuçlara göre Amerikalılar bir insanın yaşamda başarılı olup olmamasının çok büyük oranda kendi yeteneklerine ve kişiliğine bağlı olduğuna inanıyor. Amerikan rüyasının bu temel öğesini eski başkan Clinton da mükemmel biçimde dile getirmiştir.
“Hepimizin öğrenerek büyüdüğü Amerika rüyası basit, ancak güçlü bir örnektir; eğer çok çalışır ve oyunu kuralıyla oynarsanız Tanrı vergisi yeteneklerininiz sizi götürebileceği yere kadar gitmenize şans tanımalıdır” . İkinci savaş ise; bir insanın kendisi olmasını engelleyen etkenler varsa bir toplumda, onların ortadan kalkması için verdiği sosyal savaştır. Bir başka anlatımla toplum, içinde barındırdığı her insanın ne ise o olmasına izin verecek şekilde düzenlenmesi için yapılan girişimlerdir.
Her birey bir insandır, ancak her insan bir birey olmadığından her birimiz bir birey olmak ve sağlıklı bir toplum oluşturmak istiyorsak hepimizin bu iki savaşı vermesi gerekir.
Toplumu ve insanı yakından ilgilendiren “kültür” kavramının ne olduğunu ortaya koymamız, yazımızın ana konusu olan “kimlik” sorununu çözmemizde yardım sağlayacaktır.
Fransızcada ekmek, biçmek anlamında kullanılan “cultiver” eyleminden türetilmiş olan “kültür” sözcüğünü ABD’de son yüz yıl içinde fazlasıyla önemsendiği ve tanımlarının ortaya konulduğu bilinmektedir. Yapılan birçok kültür tanımların arasında en belirleyici ve açıklayıcı olanı; “insanın beyniyle ve eliyle ürettiği” her şeyin kültür olduğu varsayımıdır. Aristoteles de bütün varlıkları; doğada kendiliğinden var olanlar ve insanların doğaya eklediği varlıklar şeklinde ikiye ayırdığı bilinmektedir ki bu ikinci varlık türü kültürü anlatmaktadır.
Somut ve soyut olarak ikiye ayrılan kültürün ikisinin de insan düşüncesinin eseri olduğundan bilinçleri oluşmaları esnasında her ikisinin çocukların üzerinde etkileri olduğu kesindir. Trafik akışının soldan düzenlendiği İngiltere’de çocukların bilinç yönünden bu düzenlemeden etkilenmeyeceği söylenemiyeçeği gibi, çocukların geleneksel İngiliz demokratik kültüründen etkilenmeyeceği de söylenemez. Tıpkı ülkemizde Güneydoğu’da töreler var olduğu müddetçe o yöredeki çocukların bundan etkilenmeyeceği de söylenemez. Kültürler hiçbir zaman değişmeyen ilahi kurallar değildir. Sosyo-ekonomik ve politik anlayışlar değiştikçe kültürler de değişir.
Amerikalıların güzel bir özdeyişleri vardır: “Düşünceni ek eylemini biç, eylemini ek alışkanlığını biç, alışkanlığını ek karakterini biç, karakterini ek kaderini biç.” Demek ki insanın kaderi kendi düşüncesine bağlıdır. Ayrıca, psikolojide bir ilke olarak kabul edilen “düşünce değişmedikçe insanın eyleminin değişmeyeceği” kuralıdır. Eylemi değiştirerek hiçbir zaman düşüncenin değişmeyeceği, tam tersine düşünceyi değiştirerek eylem değiştiğine göre insanın kaderi kendi düşüncesine bağlıdır. Toplumların ekonomik, sosyal ve politik yönden değiştiklerinde bu değişime paralel olarak kültürel değişmeler olur. Bu değişimin insan bilincini etkilemesi kaçınılmazdır. O halde eğitim ve öğretim aşamasındaki çocuklara öyle bir düşünce ekmeliyiz ki; eylemleri, alışkanlıkları, karakteri ve en sonunda kaderleri kendilerine bağlı olsun. Geleneksel toplumlardaki insanlarının özgürlüklerini ve sorumluluklarını engelleyen kültürel engeller, insanların birey olmalarını güçleştirir. Kaldı ki, bir toplumda sağlam bir demokrasinin gerçekleşebilmesi için, yalnız birey olmak da yetmiyor, onun üstünde insanlarının birçoğunun kişilik düzeyine çıkmaları gereklidir.
Kişilik birey olmaktan daha farklı bir şeydir. Birey toplum içinde kendisi olmayı amaçlarken, kişilik veya şahsiyet; hem kendisi olmak, hem de ait olduğu toplumu, hatta bir evreden sonra bütün insanlığı yüceltmek eğilimindedir. Birey için bireysellik önemli iken, kişilik aşamasına gelmiş olan biri için “ben” olmaktan daha çok “biz” olmak önemlidir.
Doğrusunu söylemek gerekirse, toplumun gelişmişliğine bağlı olarak bir toplumda ne kadar birey varsa, o toplumda ondan çok daha az sayıda kişiliğine ulaşmış insan vardır.
Demokratik toplumların var olması ve gelişmesi o toplumda yetişen insanların birey olmasına bağlıdır. Doğal olarak demokratik toplumlarda birey olabilmiş insan sayısı çok olacağından demokrasi yönünden toplum gelişecektir, toplum geliştikçe de birey sayısı artacaktır. Toplumun demokratik gelişimiyle, o toplumda birey olmuş insan sayısı doğru orantılıdır.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Geleneksel, otoriter ve baskıcı toplumlardan demokratik toplumlara geçiş sancısız olabilir mi? İngiliz toplumu hariç, ne yazık ki hayır, bu dönüşüm hiçbir zaman kolay olmaz. Fransızlar krallık döneminden Cumhuriyete geçişlerinin faturasını uzun bir zaman içinde ağır bir şekilde ödediler ve halen bunu ödemektedirler. Bolşevikler, çok istedikleri halde, kendi sistemleriyle ülkelerinde birey sayısını çoğaltamadıkları içindir ki, 74 yıl sonra da olsa sistemleri çöktü ve sonuçları hüsran oldu.
Demokrasiyi bütün yönüyle gerçekleştirmiş toplumlarda, demokratik kazanımlarından insanlar vazgeçmeyecekleri, bir başka anlatımla birey olmuş insanların birey olmaktan vazgeçmeyecekleri için geriye dönüş imkânsızdır. Demokrasiyi gerçekleştirme aşamasında demokrasinin gereklerini yerine getirmemiş, yöneticileri gerçekte böyle bir niyeti olmamakla beraber sanki demokrasiyi ister gibi davranıp esasında kendi kişisel çıkarlarının peşinde koşan toplumların geriye dönüşleri toplumsal bir çözülme, sosyal bir kaostur.
Türkiye, Osmanlı saltanatından Cumhuriyete, oradan da demokrasiye geçişi zor da olsa gerçekleştirilme çabası içindedir.
ABD’de; geleneksel bir toplumdan ki böyle bir toplum hiçbir zaman olmadı, demokratik bir topluma geçiş değil, önemli olan ABD’nin kuruluştur.
Amerikalılar, kuruluşları aşamasında toplumun temellerini demokratik kurallar üzerine dayandırdıklarından hiçbir zaman toplumsal dönüşümün sancılarını yaşamadılar. Avrupalılar halen bilgi çağını yakalayamazken Amerikalılar 150 yıl içinde demokratik yönetimleri sayesinde tarım, sanayi toplumlarını ve kültürlerini gerçekleştirerek bilgi toplumunu ve kültürünü yarattılar. Ülkemiz, ne yazık, bu durumdan oldukça uzaktadır.
“Amerika’da ulus yaratmak Avrupa’dan farklıdır. Avrupa’da politik liderler önce devleti kurar ve ardından yönetmeye kalkıştıkları halktan bir ulus yaratmaya çalışırlar. Amerika’da ise tam tersine geniş bir alana yayılmış etkilerin liderliğiyle ortak deneyimler insanlar arasında ortak bir bilinç yarattı; uğrunda savaştıkları özgürlüğü kazanan bu insanlar ardından en küçük merkezi politik kurumları oluşturdu; 19.yüzyıl boyunca Avrupa’dan gelen ziyaretçilerin gözlemlerine göre gerçekte bu kurumlar Avrupa’daki anlamıyla bir devlet oluşturmuş oluyordu”.
Samuel P. Hungtinton’a göre Polonya halkının %84’ü yaşamlarında Tanrı’ya “büyük” önem verirlerken %70’i dinden “çok onur” duymaktadırlar. Türk halkı da bu konuda Polonya halkına yakın bir yerde durmaktadırlar. Türk halkının %84’ü yaşamlarında Tanrı’ya “büyük” önem vermektedir. Bunu doğrulayan resmi bir TV. Haberi: 2005 yılın, Temmuz ayında, resmi TV. Kanallarından birinde Van ilimizde elektrik abonmanlarından daha fazla para ödenmesi gerekirken aylık ancak 2 milyon TL. toplanıyormuş. İlin müftüsü; kaçak elektrik kullanılarak eve alınan suyla alınan abdest ve kılınan namazın makbul olmayacağını, buna benzer bir fetvanın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da verilmesi üzerine aylık para tutarı 5 milyon TL çıkmış.
Elbette din, özellikle tarım toplumlarında son derece önemlidir. Ancak sanayi, özellikle de bilgi toplumlarında dinden daha çok bilim önemlidir. Daha doğrusu gelişmiş toplumlarda din ile bilim karşı karşıya getirilmeyip, bu iki öğe gerçek yerlerine yerleştirilir, din daha çok vicdan sorunu olarak düşünülür. Tarım toplumlarında ise din ile bilim iç içe geçmiş olup, adeta bilim dinin düşmanı, din de bilimin düşmanı olarak ilan edilir.
Ülkemizin her bölgesinde sanayi kültürünün egemen olduğu söylenemez. Marmara ve Ege Bölgelerimizde sanayi kültürü kısmen mevcut iken, Kara- Deniz, İç Anadolu özellikle de Doğu ve Güneydoğu Anadolu tarım dönemini ve bu dönemin kültürünü yaşamakta olduğu da bir gerçektir. Bu bölgelerde yaşayan insanlar için din son derece önemlidir. Bir ailenin 45 çocuğu varsa “Tanrı öyle istediği için bu kadar çocuk olmuştur” düşüncesi onların temel inançlarıdır. Şıhların, şeyhlerin ve toprak ağaların çok olduğu yerlerde başka türlü bir inanç zaten olamazdı.
Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, yönetim olarak cumhuriyeti kabul etmiş, üniversite reformunu yapmış, demokrasiye geçmiş, birçok ilköğretim, orta öğretim binalarını yapmış, bir sürü üniversiteler açmış olmasına karşın günümüzün Türkiye’sinde bilim ile dinin sınırları iyi çizilememiştir. Bir aydınımızın söylediği gibi; “halk için din bilim, aydınlar için ise bilim din gibidir”. Ülkemizde halk ve aydın dini din gibi, bilimi de bilim gibi algıladığında ülkemizin birçok ekonomik, sosyal ve kültürel sorunları çözülecektir. Ne var ki halkımızın ve aydınlarımızın bu durumundan nemalanan politikacılarımız, şıhlar, şeyhler ve toprak ağaları buna izin vermeyeceklerdir. Aydınların halka yaklaşması, onları bilimle tanıştırması, en azından onların yaşayışları, kültürleri ve ahlaki değerleri bilimsel yöntemlerle incelenmesi bu guruplar için, 1947 yıllarında DTCF olduğu gibi, her zaman sakıncalı olacaktır. Üstelik günümüzün aydınları bu konularda pek de istekli değillerdir. Batılı bir bilim insanının söylediği gibi; “Türkiye’de olduğu gibi, halkın arasından bu kadar çok aydın yetiştiren bir ülke göremezsiniz. Ancak, halkın arasından yetişip, halka sırtını dönen bu kadar çok aydınları başka ülkelerde de bulamazsınız.” Yukarıda saydığımız gruplara karşın Türk aydını Türk halkıyla buluşamadıkça ulusal kimliğimizin güçlenmesi imkânsız, belki de “Godot”yu beklemek gibidir.
Kimlik kavramını çözümlemeden önce, bu kavramla çok karıştırılan imge kavramını incelemek, kimliğin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
İleriki sayfalarda daha açık olarak incelenecek olan kimlik kavramı daha çok benlik sorunu iken, imge; birinin veya bir grubun başkaları tarafından algılanma şeklidir. İmgeleri sürekli aynı şekilde olup hiçbir zaman değişmemesi söz konusu değildir. Belge ve bilgiler artıkça zaman içinde imgelerin değişmesi zorunlu değildir, fakat mümkündür.
Tarihten örnek vermemiz gerekirse; Voltaire’in Büyük Katherina’ya yazdığı mektupla  ortaya koyduğu Türk imgesiyle, Fransa’nın İçişleri Eski Bakanı Nicolas Sarkozy’nin kafasındaki Türk imgesi çok da değişmiş gibi görünmüyor.
Eserleriyle Batı’da Aydınlanma Döneminin felsefesini anlatan Immanuel Kant’ın “İkisi de büyük ölçüde Asyalı olan Rusya ve Avrupalı Türkiye, Frengistan’ın üstünde olduklarını sanırlar. Biri Slav öbürü Arap kökenli bu iki halk bir zamanlar başka hiçbir halkın başaramayacağı ölçüde Avrupa’nın büyük bir bölümünü egemenlikleri altına almış ve onlarda özgürlük ortamını yok etmişler ve bu nedenle de oralarda yaşayan insanların yurttaş olmalarını önlemişlerdir” veya aynı filozofun İran özdeyişiyle açıkladığı “Birisi bir kere Mekke’ye hacca gitmişse onunla birlikte olduğun evden taşın, iki kere gitmişse onun bulunduğu sokaktan taşın, üç kere gittiyse o şehirden taşın, hatta onun bulunduğu ülkeyi terk et” imgeleriyle günümüzde Alman Hıristiyan Birlik Parti Lideri Angelika Merkel’in Türk imgesinin çok farklı olduğunu söylemek mümkün mü?
Avrupa halklarına “Avrupa Cumhuriyeti” kavramının öneren ve Alman Kültür tarihinde iz bırakan düşünürlerden biri ola John Gottfried Herder (1744-!803), Biz Türkler için, Voltaire’den, Kant’tan farklı şeyler yazmamıştı; “Türkistanlı olan Türkler 300 yıldan fazla süredir Avrupa’da bulunmalarına karşın hala Avrupa’ya yabancıdırlar. Kendisine dünyaya yük olmaya başlayan bin yıllık Doğu İmparatorluğu’na son verdiler; bilmeden ve istemeden sanatları Batıya Avrupa’ya sürdüler. Yaptıkları saldırılar yoluyla Avrupalı Devletleri denetim altına aldılar ve yüzyıllar boyunca kahramanca korudular ve bulundukları yörede bir başka yabancı gücün salt egemenliğini önlediler.
Avrupa’nın en güzel ülkelerini çölleştirdiler, bir zamanların akıllı Yunan halkını sadakatsiz ve aşağılık barbarlar durumuna soktular. Bu yüzden yaptıkları kötülükler iyiliklerinden çok fazla oldu. Ne çok sanat yapıtı bu cahillerce yok edildi; birçoğu da bir daha yerine koyulmayacak biçimde bu cahiller yüzünden yok olup gitti.
İçinde yaşayan bütün Avrupalılar için kocaman bir zindan olan Türk İmparatorluğu zamanı gelince çökecektir. Binlerce yıldan beri hala Asyalı barbarlar olmak isteyen bu yabacıların Avrupa’da ne işi var” İmgelerin zaman içinde değiştiğini gösteren kanıt; Karl Marks, 01 Temmuz 1853 tarihinde bir Londra gazetesi olan New-York Daily Trinumeude gazetesinde, okuyucu açısından ilginç olacağını düşüncesiyle, Londra’da yaşayan Ermeni prensi Lew’in Türkiye’deki Ermenilere yönelik ve Doğu sorunuyla ilgili bir çağrısına yer verir; “Sevgili kardeşlerim, değerli hemşerilerim, istencimiz ve sıcak dileğimiz, ülkenizi ve Sultanı kanınızın son damlasına değin Kuzeyin zalimine karşı savunmanızdır. Kardeşlerim, Türkiye’de zulüm olmadığını Türklerin burunlarınızın diplerini parçalamadıklarını aklınızdan çıkarmayın! Sultanın egemenliği altında insanlık vardır. Kuzeyin zaliminin egemenliği altında ise canavarca bir kıyıcılık vardır. Bundan dolayı, kendinizi Tanrının yönetimine emanet edin; ülkenizin özgürlüğü şimdiki egemenliğiniz için yiğitçe savaşın. Barikatlar kurmak için evlerinizi yıkın! Silahlarınız yoksa ev eşyalarınızı silahlara dönüştürün ve kendinizi savunun!Tanrı size utku yolunu göstersin! Ülkenizi ve inançlarınızı baskı altına alanlara karşı, sizlerle birlikte savaşmak benim için en büyük mutluluk olacaktır. Benim çağrımı onaylamak için, Tanrı Sultanın yüreğini yumuşatsın, çünkü Sultanın egemenliği altında dinimizin temizliği korunacaktır. Buna karşın, dinimizin temizliği ve arlığı, Kuzeyin zaliminin egemenliği altında değişecektir” .
Ermeni prensi Lew’in Türk imgesiyle günümüzdeki Ermenilerin Türk imgelerinin aynı olmadığını, tam tersine olumsuz bir şekilde değiştiğini biliyoruz. Aynı şekilde sosyal kimlikler de değişebilir.
Kimlik nedir? Kimlik kavramının “belirsiz bir o kadar da kaçınılamaz çeşitlidir” düşüncesiyle tanımlanması zordur. Fakat, Samuel P. Huntington’nun yazdığı gibi: “kimlik günah gibidir, ne kadar karşı koyarsak koyalım ondan kaçamayız”.
Kimlik bir bireyin ya da bir grubun benlik duygusu… Kendini bilmenin ürünü… Ben ya da biz, bir varlık olarak, beni senden, bizi onlardan ayıran belirgin özelliklere sahibiz… Bilinci “bir oyuncunun sahip olup yansıttığı ve onun için önem taşıyan diğer insanlarla yaşadığı ilişkilerde oluşturduğu (ve zaman içinde değiştirdiği)kendine özgüllük ve ayırt edilebilirlik (benlik) imajları anlamına geliyor.”
Kimlik; kişisel kimlik (ben kimim?), psikososyal kimlik (biz kimiz?), ulusal-kültürel kimlik (bizler hangi kültüre ya da ulusa aidiz?) şeklinde sınıflanabildiği gibi, temel/doğal kimlikler (aile, aşiret, soy ve din esaslarından kaynaklanan) ve sonradan yaratılmış sosyo-politik kimlikler (millet, sosyal sınıf, vatandaşlık gibi) sınıflandırılabilir.
Samuel Huntington “Biz Kimiz” adlı eserinde kimliğinin kaynaklarının sonsuz sayıda olabileceğini belirtikten sonra yine de kaynakları altı gurup altında toplamaya çaba göstermektedir:

1. Atfedilen, yüklenilen; örneğin yaş, soy, cinsiyet, aile (an bağları), etnik köken (ailenim daha geniş biçimi olarak) ve ırk,

2. Kültürel; klan, kabil, etnik köken (yaşam biçimi olarak), dil, uyruk, din, uygarlık,

3. .Bölgesel; çevre, köy, kasaba, kent, il devlet, bölge, ülke, coğrafi konum, kıta, yarımküre,

4. Politik; hizip, komite, lider, çıkar gurubu. Hareket, hedef, parti, ideoloji, devlet, sektör, işçi, sendika, sınıf,

5. Sosyal arkadaşlar; kulüp, takım, meslektaşlar, etkinlik gurubu, statü,

6. .Ekonomik; iş, pozisyon, meslek, çalışma gurubu, işveren, endüstri, ekonomik sektör, işçi sendikası, sınıf.

Yukarıda altı grupta sayılan 48 kimlik kaynakları arasından Samuel P. Huntington “ulus” kimliğine yer vermediğini aynı kitabın 30. sayfasında itiraf etmektedir. Gerekçe olarak da; “…ulusal kimliğin zaman zaman Batı’da en yukarıda tutulan kimlik türü olmasına karşın aynı zamanda yoğunluğu diğer kaynaklara bağlı; türetilmiş bir kimlik olmasıdır. Ulusal kimlik her zaman olmasa da çoğunlukla bölgesel bir öğe içerir; ayrıca bir ya da daha çok sayıda atfedilen (ırk, etnik, köken), kültürel (din, dil), politik (devlet, ideoloji) ve bazen de ekonomik (tasarım) ya da sosyal (iletişim ağları) öğeleri kapsamına alabilir.” Düşüncesini göstermektedir. Oysaki “ulus” kavramı bunları kapsadığı gibi daha fazla öğeler de içermektedir. Din’in dışında temel kimlikler değiştirilemez. Büyük babamı, annemi, babamı değiştiremediğim gibi soyumu da değiştiremem. Sosyo-politik kimliklerin değişmesi ise kişinin veya gurubun isteğine bağlıdır. Türk vatandaşlığından, şartlarını yerine getirebilirsem Fransız vatandaşlığına geçebilirim veya her iki vatandaşlığımı alıp koruyabilirim. İslam dininden vazgeçip Hıristiyanlık dinine geçebilirim. Ancak, hem Hıristiyan hem de Müslüman olamam. Almanya’da 1913 yılında kabul edilen yasaya göre, Alman kökeninden olan herkes Alman yurttaşlığını alabilir. Sovyetlerin dağılmasından sonra Doğu Almanların tümü Alman yurttaşlığına sorunsuz olarak kabul edildiği gibi Alman kökeninden gelen herkes, ispat edebildiği takdirde, Alman dilini konuşuyor olması bile bu yasaya göre Alman yurttaşı olabiliyordu. Ancak öncelikle, üçüncü kuşak Türk çocukları çok iyi Almanca konuşuyor olmasına karşın 1999 yılına kadar Alman yurttaşlığına geçmede bir hayli sıkıntı çektiler.
Kültürel kimliğe önem veren Fransızlar yabancı anne-babadan da olsa Fransa’da doğan herkesi Fransız yurttaşlığına kabul ediyorlardı. Ancak Fransa’nın Kuzey Afrika’daki eski sömürge ülkelerinden Müslümanların Fransız vatandaşlığına geçmelerinden kaygı duyan Fransa yurttaşlık konusunda 1993 yılında bir kısıtlama getirdi. Bu kısıtlama 1998 yılında genişleterek yabancı anne-babadan olan çocuklar olgunluk yaşına geldiklerinde son yedi yıllık sürecinin beş yılını Fransa’da geçirmiş olanlara Fransız yurttaşı olmalarına izin verildi.
1991 yılında Sovyetlerin dağılmasından sonra eski Sovyet Cumhuriyetler kimlik yönünden de bölündüler. Cumhuriyetlerden bir kısmı batı kimliğini yeniden aldılar, bir kısmı ise kendi aralarında bir birlik kurup yeni bir kimlik edinmeye çalıştılar. Rusya’nın kendisi de komünist kimiğlinden sıyrılarak ulusal kimliklerini oluşturmaya çalışırken, küçük bir komünist grubun dışındakilerin bir kısmı Avrupalı olmak kimliği peşinde iken, diğerleri Ortodoksluk ve Protestanlık öğeleriyle yetinmeye çalıştılar.
Avrupa topraklarındaki eski Doğu blok ülkelerinin birçoğu kısmen kültürel ve coğrafi yönünden AB üye ülkelerine benzedikleri için birliğe kabul edilişlerinde engel çıkarılmadı. Fakat 1959 yılından itibaren AB’ye kabul isteğini resmen bildiren, ancak Avrupalı bürokratlar tarafından engel çıkarılmamasına karşın üye ülkelerinin bir kısım politikacıların, özellikle din ve kültür uyuşmazlığı bahanesiyle Türkiye’yi kapı önünde bekletilmektedir.
Samuel P. Huntington’nun anılan kitabında yazdığı gibi: “Türkler de kendilerini öncelikle Avrupalı mı, Batılı mı, Müslüman mı, Ortadoğulu mu, hatta Orta Asyalı mı kabul etmeleri gerektiği konusunda çelişki içindeler . Aynı sorunu Bozkurt Güvenç “Türk Kimliği” adlı kitabında aynı şekilde dile getirmektedir: “Biz Türkler; Asyalı mıyız, Avrupalı mı? Şaman mı, Müslüman mı, laik mi? Yerleşik köylü müyüz, göçebe Türkmen mi? Fatihi torunları mı, Ata’nın çocukları mı? İslam’ın kılıcı mı? Hıristiyanlığın cezası mı? Osmanlının yetimi mi, T.C.’nın vatandaşı mı? Savaşcı asker miyiz, barışçı Doğulu siviller mi? Ordu muyuz, Batı’nın koruyucusu mu? Çağdaş toplum mu, tarihi bir köprü mü? Doğulu mu, Anadolulu mu? Batılı mı? Kimiz Biz?”
Avrupalıların ulusumuzun; kültürel, bölgesel, ekonomik ve sosyal yönden bir yere kadar haklı olarak, bölünmüşlüğümüzü ima etmekle beraber, bunlar bilimsel yöntemlerle çözülemeyecek sorunlar değildir, yeter ki politikacılarımız samimi ve dürüst olsunlar. Ayrıca tarihte “zaman zaman bir toplumun kültürü çarpıcı biçimde değişim gösterebilir. II. Dünya Savaş’ının hem öncesinde hem de sonrasında Almanlar ve Japonlar ulusal kimliklerini son derece baskın biçimde atfedilen öğeler ve etnik köken açısında tanımladılar. Bununla birlikte, savaşta uğradıkları yenilgi kültürlerinin temel öğelerinden birini değiştirdi. 1930’lu yıllarda dünyanın en militarist iki ülkesiyken dünyanın en barışsever ülkesine dönüşmüş oldular”.
Türk kültürünün temel öğelerinden birinin değişmesi için, Almanlar ve Japonlar gibi bir dünya Savaşı’nı kaybetmemiz mi gerekecek? Toplumlarının kültürlerini ekonomik değişmelerle beraber eğitimle de değiştirmek mümkündür. Önemli olan insanların düşüncelerine değişiklik yapabilecek düşünceyi aşılamaktır.
Türk toplumu etnik yapısı bakımından ABD toplumuna benziyor. Dünyada ne kadar etnik grup varsa yaklaşık olarak ABD’linde o kadar çok sayıda etnik grup vardır. Bu kadar çok olmamakla beraber Türkiye’de 30’a yakın etnik grup var olduğu yazılmaktadır. Her iki ülkede de etnik grupların çeşitliliği bir süreç içinde oluştu.
Etnik yönden çeşitlilik veya kültürel mozaik ABD için bir zenginlik ve bir güç olmasına karşın, günümüz Türkiye’sinde sosyal ve politik bir sorun haline geldi. Acaba neden böyle oldu?
Yukarıda yazıldığı gibi, ABD kuruluş aşamasında temellerini Virginia* fermanıyla demokratik kurallar üzerine atmışken, Türkiye, Cumhuriyeti ilan ettikten sonra cumhuriyet ve demokrasi kavramlarını halka benimsetmek istedi. Ancak 19 yüzyılda yaşamış olan Amerikalı eğitim filozofu R. W. Emerson’un yazdığı gibi; “yanlış eğitilmiş bir insanı yeniden eğitmek hiç eğitilmemiş bir insanı eğitmekten daha da zordur”.

__________________________

• Virginia Fermanı veya Mayflower Antlaşması: Bu antlaşma adını Amerika’ya ilk göçmenleri taşıyan geminin adı olan Mayflower’den almaktadır. “Allahın adıyla, Âmin. Biz aşağıda adları yazılan haşmetli hükümdar Kral James’in sadık tebaaları Allahın rızası, Hıristiyan dinini ilerlemesi ve Kralımızla, ülkemizin şerefi için Virginia’nın Kuzey kısımlarında ilk koloniyi kurmak maksadıyla bu seyahate teşebbüs etmiş bulunuyoruz. Allahın huzurunda ve birbirimizin önünde yukarıda belirttiğimiz hedefleri gerçekleştirmek ve düzenimizi mükemmelleştirip, muhafaza etmek için bir siyasi sivil toplum şeklinde teşkilatlanmaya müştereken ve tam bir ciddiyetle karar vermiş bulunuyoruz. Bu akta binaen, hepimizin kendisini adayacağına ve itaat edeceğine söz verdiği kolonimizin menfaati için zaman içinde eşit ve adil kanunlar, kararnameler, tüzükler, usuller ihdas etmeye ve gerektiğinde bularla ilgili idari birimleri kurmaya ayrıca koloninin menfaatleri uğruna her türlü itaate hazır olduğumuzu ifade ederiz” Alexis De Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, çev.,İhsan Sezal, Fatoş Dilber, Yetkin Y. Ankara, 1994.

Aynı mantığın toplumlar için de geçerli olduğunu düşünürsek; uzun bir süreç içinde demokratik kültürü olmayan bir toplumu demokratik bir düzene geçirmek imkânsız değildir, fakat zordur.
Fransızlar; eşitlik, özgürlük ve kardeşlik söylemleriyle Fransız ruhunu, Amerikalılar; özgürlük, eşitlik, demokrasi, medeni haklar, ayrımcılığın olmaması, hukukun üstünlüğü gibi söylemlerle Amerikan ruhunu gerçekleştirebildikleri halde, ne yazık ki biz Türkler bunlara benzer söylemlerle Türklük ruhunu henüz gerçekleştiremedik galiba!
Türklük ruhunu gerçekleştirebilmemiz için, bütün geçmişimizin bilimsel yönden tarafsız bir şekilde incelenerek, kim olduğumuzu ortaya koyarak, günümüzdeki yeraltı ve yer üstü zenginliğimizle birlikte, sosyo-ekonomik ve kültürel durumumuzu, bir başka anlatımla bu alanlardaki envanterimizi çıkartarak, din ile bilimin yöntem bakımından birbirinden farklı olduklarını halkımıza anlatarak, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, demokratik ve Mevlana ile Yunus Emre’nin temel düşüncesi olan “her şeyden önce insan” düşüncesini insanlarımıza benimseterek Türklük ruhunu gerçekleştirebiliriz.
Sonuç; ulusal kimliğimizin güçlenmesi insanlarımızın kişiliğinin ve kimliğinin güçlenmesine bağlıdır.
Kendisi demokratik ve güçlü bir ulus olmanın avantajını kullanırken, bütün dünyaya küreselleşme adı altında amerikanlaşmayı dayatan ABD unutmamalıdır ki; “İnsanlık tarihinde sürekli olan tek şey süreksizliktir, değişmeden başka değişmeyen bir şey yoktur. Tarihin gidişini izlemiş olan, tarihin tekerleklerinin büyük imparatorlukların yığınları üzerinden geçip gittiğini görür” . Osmanlı İmparatorluğu için, Engel’sin 1850’li yıllarda yazmış olduğu bu mantık ABD için, bir gün geçerli olmayacak mıdır?

23 Mayıs 2012 Çarşamba

J.-P. SARTRE’DA TANRITANIMAZLIK


Felsefenin günümüze kadar devam eden, bundan böyle de devam edecek olan  problemlerden biri hiç şüphesiz Mutlak Varlık’ın varlık oluşudur.
Felsefe tarihi incelediğinde değişik ad ve anlayış altında O’nun varlığı kimi filozof tarafından kabul, kimi filozof tarafından ise inkâr edilmiş olduğu görülecektir. Bu da saf akılla Mutlak Varlık’ın ispatı kadar inkarın da mümkünmüş gibi görünmesinden veya Etienne GİLSON’un bir eserinde yazdığı gibi “Tanrı varlığının bir bilgi konusu olmaktan çok bir postulat oluşundan ileri gelmektedir” . Bu düşüncenin sonucu olarak Mutlak Varlık’ın varlığı konusunda düşüncelerini ifade etmiş olan filozofları dört guruba ayırmak mümkündür:
1-Mutlak Varlık’ın var olduğuna gerçekten inanıp, O’na kendilerini teslim ederek O’nun varlığını veya yokluğunu artık kendilerine sorun yapmayanlar ki bunlar özellikle mutasavvıflardır.
2-Mutlak Varlık’ın varlığından şüphe edenler. Bu gurupta bulunanlar bütün hayatları boyunca, bütün çalışmalarında dolaylı veya dolaysız olarak O’nun varlığını ispatlamaya çalışırlar. Esasında onlar Mutlak Varlık’ı başkalarına değil kendilerine kabul ettirmeye çalışırlar.
3-Mutlak Varlık’ın var olmadığına gerçekten inanıp, O’nun varlığını veya yokluğunu artık kendilerine sorun haline getirmezler.
4-Mutlak Varlık’ın var olmadığından şüphe ederler ki bunlar her ne kadar Tanrı yoktur diyorlarsa da esasında acaba var mıdır sorusunu kendilerine sürekli olarak sorarlar.
Bu durumda yirminci yüzyılın kendilerine verilen sıfatlarından da açık olarak anlaşıldığı üzere tanrıtanımaz (Ateist), varoluşçu filozof olarak bilinen J.-P. Sartre’ın bu gruplardan hangisine girebilir sorusu acaba biraz tuhaf karşılana mı? Tuhaf karşılanır mı diye soruyoruz, çünkü J.-P. Sartre eserlerinde tanrıtanımaz olduğunu açık olarak yazıyor. O, şöyle diyor: “Dostoyevski ‘Tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu’ diye yazdı (işte bu tümce varoluşcuların çıkış noktasıdır). Gerçekten Tanrı yoksa her şey mubahtır, hiçbir şey yasak değildir, bu durumda her şey kişinin vicdanına bağlıdır. Bu demektir ki insan kendi başına bırakılmıştır. Vicdanın dışında, ne içinde bir destek, ne dışında tutunacak bir dal vardır. Yaptıklarına artık hiçbir özür cevap bulamayacaktır. Var oluş öz’den önce gelince, önceden belirlenmiş ve tanımlanmış bir insan elbette ki söz konusu değildir. Başka bir anlatımla, insan için gerekircilik(gerekircilik) veya kadercilik söz konusu olamaz, çünkü insan özgürdür . J.-P. Sartre’a göre “insan özgür olmaya mahkûmdur, zorunludur”, zorunludur çünkü yaratılmamıştır. Kendi var oluşlarını gerçekleştirerek kendi öz’ünü yaratacaktır, dolayısıyla insan olabilmesi için kendini kendisi yaratacaktır. Özgürdür çünkü yeryüzüne geldiğinde veya Sartre’ın anlatımıyla insan yeryüzüne atıldığından, insan olabilmesi için, bütün eylemlerinden kendisi sorumlu olmalıdır. Böyle bir insanın, Sartre’a göre Tanrı’ya inanması, kendi varoluşu için tehlikelidir. Tanrı’ya inanmak, insana sorumluluklarını unutturur ve onu kaderciliğe sürükler. Oysaki Sartre için insan “varoluşu özden önce gelen “ bir varlıktır. Bu varlık vardır. Bu varlık, bu anlayışa göre belirlenmezden ve tanımlanamazdan önce de vardır. Bu varlık insandır, Heidegger’in deyişiyle bu “insan gerçeği”dir.
“Varoluş özden önce gelir. İyi ama ne demektir bu? Şu demektir: İlkin insan vardır. Yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanır belirlenir, özünü ortaya çıkarır” .
İnsanın kendisine yabancılaşmasından ilk kurtuluşu Tanrı’yı inkâr etmekte gören Sartre “ya insan vardır ya da Tanrı, başka bir deyişle ya her şey Tanrı’dan geliyor, bu takdirde, artık hiçbir şey insandan gelmiyor veya hiçbir şey Tanrı’dan gelmiyor, bu takdirde her şey insandan geliyor” diye yazıyor . İşte bu düşünceleriyle Sartre, Tanrı’nın varlığını inkâr ediyor ve şunu ekliyor;”Tanrı olmadığına ve ölüp gideceğimize göre, her şeye izin vardır. Bütün deneyimler eşdeğerdedir ancak elden geldiğince çok sayıda deneyim edinmek yerinde olur” .
“İnsanı tanrılaşmak üzere yeryüzüne atılan varlık” olarak gören Sartre, Tanrı’yı “İnsanın, sonsuzca çoğaltılmış insanın önceden üretilmiş imgesi olarak “ düşünmektedir ve “insan bu imgenin karşısında onu memnun etmek için çalışmak zorundadır. O halde insan o imgeyle, saçma ama engin ve titiz olan, bir ilişki içindedir. İşte yok edilmesi gereken ilişki işte bu ilişkidir, çünkü bu, kendisiyle doğru olan bir ilişki değildir. İnsanın kendisiyle doğru ilişkisi ne isek o olduğumuz zaman ki ilişkidir, yoksa sisli bir biçimde o tür kendimizle olan bir ilişki değildir” .
Bu düşüncelerin dışında J.-P. Sartre 1943 yılında yayınladığı “L’Etre et Le Néant” adlı eserinde tanrıtanımazlğlın doğruluğunu göstermek için çaba gösteriyor. Bu kitabında “Ben Tanrı’nın kendinden (en-soi) bir varlık olması gerektiğini, yani bir sonsuz kendisi için (pour soi) varlığı barındıran bir sonsuz kendinden varlık ve bu kendisi için kendinde kavramının da varlığına bir kanıt teşkil edemeyeceğini göstermeyi denediğini” yazmaktadır.
Bu alıntılardan ve J.-P. Sartre’in “dinsizlik yavuz ve uzun soluklu bir girişimdir; bu işi sonuna dek vardırdığımı sanıyorum” şeklinde yazmasından sonra halen onun yukarıda yapılan sınıflamalardan hangisine girdiğini sormak elbette ki tuhaf görünecek ve o, şüphesiz Tanrı’nın varlığını kabul etmeyenler grubuna girer denecektir.
Ancak, “Tanrısız adam Tanrı ile hiç ilgilenmez, çünkü bir kere var olmadığına karar vermiştir onun” şeklinde yazmasına karşın J.-P. Sartre eserlerinin çoğunda Tanrı’nın varlık problemini sürekli gündeme getirir.
Elbette ki bütün bunların bir açıklaması vardır. İşte bu açıklamanın sebeplerini bulabilmek için J.-P. Sartre’ın dönemine, yaşadığı ve içinde büyüdüğü sosyal ortama bakmak gerekir.
Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Paris’te doğan J.-P. Sartre baba sevgisini pek tatmadan çocuk yaşta yetim kalır. Önceleri o, koyu bir Katolik olan annesiyle beraber, sonra Protestan bir dede ve şüpheci bir anneannenin evinde bir sığıntı gibi kalır. Bir müddet sonra dul annesinin evleneceği üvey babası ise sevgiden daha çok dehşet ve korku verir. Bu arada J.-P. Sartre Perşembe günleri kilisenin okuluna devam eder ve ilk haksızlığa burada uğrar. Bir gün öğretmenine “Tutku” üzerine yazılmış bir kompozisyon verir. Yazı metni ailesini o derece mutlu etmiş ki annesi onu kendi el yazısıyla yeniden yazmış. Fakat J.-P. Sartre bu yazıyla öğretmeninden beklediği sonucu alamaz. Okulda bu kompozisyon ancak ikinci olabilmiş. Bu haksızlık genç Sartre üzerinde şok etkisi yapar hatta kendi anlatımıyla kendisini inançsızlığa götürür. Bir müddet sonra da kilise okulunu terk eder. Bu olaydan sonra birkaç yıl yaradan ile açık ilişkilerini sürdürmüş ancak tek başına kalınca da yaratanı artık aramaz olmuş. Sartre bir defalık O’nun var olduğun duygusuna kapılmış. “Kibritle oynamış küçük bir halıyı yakmıştım; Tanrı beni gördüğünde müthiş cinayetimi örtbas etmekle uğraşıyordum, kafamın içinde ve ellerimin üzerinde Bakışı’nı hissettim; feci derecede ortada olan canlı bir hedef gibi dönüp duruyordum banyo odasında. Kızgınlık kurtardı beni; böyle bir dikkatsizlik karşısında köpürdüm, küfrettim, büyük babam gibi:’Hay Allah’ım ya Rabbim, hay Allah’ım ya Rabbim’ diye mırıldandım. Bundan sonra hiç bakmadı bana” .
J.-P. Sartre’ı inançsızlığa götüren başka bir sebep dogmaların çatışması değil büyükbabası ile büyükannesinin ilgisizlikleridir. “Bununla birlikte inanıyordum; gecelikle yatağımın kenarına diz çöküp, ellerimi birleştirip her gün dua ediyordum, ama gittikçe daha seyrek düşünüyordum Tanrı’yı” .
Çocuksu inanıştan, haksızlık ve ilgisizlik yüzünden inkâra doğru ilerleyen J.-P. Sartre, bir müddet sonra şunu söylecektir: “1917’de, La Rochelle’de, bir sabah, benimle birlikte liseye gelecek arkadaşları bekliyordum; arkadaşlarım görünürde yoktu, az sonra kendimi oyalamak için ne edeceğimi şaşırdım ve Yaradan’ı düşünmeye karar verdim. Bir anda gökte yuvarlandı ve hiçbir açıklama yapmadan yok olup gitti; nazik bir şaşkınlıkla kendi kendime: Tanrı yok dedim ve bu işin orada bittiğine inandım. O günden bu yana onu yeniden diriltmek için en ufak bir ilgi duymadığıma göre bir bakıma iş gerçekten bitmişti” .
J.-P. Sartre’ı Mutlak Varlık’ın inkârına götüren sebepler zincirini uzatmak mümkündür. Fakat burada bu kadarıyla yetinilecektir. Ancak inançsızlığı yüzünden J.-P. Sartre’a yapılan tenkitlerin kısaca hatırlatmakta yarar vardır:
J.-P. Sartre “Les Mots” adlı otobiyografisinde kendisine Tevrat ile İncil’in okutulmuş olduğunu yazmış olmasına rağmen yazar Charles Moeller, onun gerçek din hayatının ne olduğunu sezmek için hiçbir duygu antenine sahip olmadığını ve İncil’in bir tek parçasını, tasavvufa ait tek bir kitabı hiçbir zaman okumadığını söylemektedir. Ayrıca, babasız kalmak sanki Sartre’ın elindeymiş gibi, Charles Moeller, onun ciddi bir deneyimden, babalık deneyiminden daima yoksun olduğunu, daha doğrusu, Allah’ın anlamını babalığın anlamıyla birleştiren gizli bağlılıktan yoksun kaldığını ilave etmektedir . Fakat aynı durumdan J.-P. Sartre’ın kendisi de şikâyetçi olup şöyle söylemektedir: “Allah beni ıstıraptan kurtarabilirdi: altında O’nun imzası bulunan bir şaheser olabilirdim” .
J.-P. Sartre’ın ateist olması için, adeta bütün şartlar mevcuttu. Dindar olmayan, hatta dinle alay eden büyükbaba ve büyükanne. Din hakkında fazla bilgisi olmayan, bu konuda cahil sayılabilecek, ancak koyu Katolik bir anne, Tanrı hakkında olumsuz düşünceleri yüzünden kendisini acımasızca tenkit eden dindar bir gurup. İşte bütün bunlar J.-P. Sartre’ı yalnızlığa ve tanrıtanımazlığa götürüyordu. Fakat yine de Sartre’da az da olsa Mutlak Varlık’ın var olmayışı hakkında bir şüphesi vardı: “Varoluşçuluk Tanrı’nın yokluğunu ispata çalışmaz. Böyle bir çabayla kendini yormaz. O, şuna bakar daha çok: Tanrı var olsaydı yine de bir şey değişmeyecekti, işte bizim ana görüşümüz budur. Elbette Tanrı’nın varlığına inandığımızdan değil; sorunumuz O’nun varlığı ya da yokluğu sorunu olmayışından geliyordu bu. ‘Bizim sorunumuz bu değil’ diye düşünmemizden geliyor” . J.-P. Sartre, şüphesini şu cümlelerle açık olarak ifade etmektedir: “Benim Allahsızlığım geçicidir. Benim Allahsızlığım Allah’ın kendisini bana henüz ifşa etmediği olayına bağlıdır” .
J.-P. Sartre, ölümünden birkaç yıl önce yakın arkadaşı Simone de Beauvoir ile yaptığı bir söyleşide şüpheciliğini aynen şu cümlelerle dile getiriyordu: “Tanrı’ya inanılmasa bile bizde yer eden ve dünyayı bize ilahi görünüşlerle gördürten Tanrı düşüncesinin öğeleri vardır. Ben, kendimi yeryüzünde görünüveren bir toz parçası gibi değil de beklenen, oluşumuna meydan verilen, biçimi önceden düşünülen bir varlık gibi hissederim, sözün kısası yalnızca bir yaratıcıdan gelebilirmiş gibi olan bir varlık olarak ve işte beni yaratmış olabilecek olan bir yaratıcı eli düşünmek beni Tanrı’ya götürür. Doğaldır ki, kendimi düşündüğüm her zaman bulup çıkardığım açık ve belirgin bir düşünce değildir bu; benim öteki birçok düşüncemle çelişir; ama bulanık halde oradadır” .
J.-P. Sartre “Şeytan ve Yüce Tanrı” adlı eserinde Tanrı’nın yok oluşunun bir açıkgözlük olarak göstermekte, fakat aynı yerde yine Tanrı’ya şükür etmekte de geri kalmıyor . Aynı eserin ileriki sahifelerinde Tanrı’nın varlığı hakkında ilgisiz kalmağa çalışan Sartre, “Varoluşçuluk” adlı eserinde de O’nun yokluğunun getirdiği sıkıntıları dile getirmektedir: “Tanrı’nın olmaması çok sıkıntılı bir durum yaratır. Tanrı ortadan kaldırılınca, kavradığımız evrendeki değerleri bulmak olanağı da ortadan kalkar: Bizim adımıza iyiyi düşünecek sonsuz ve yeterli bir bilinç(yani Tanrı) var olmadığından, “iyi” diye “önsel” bir şey de var olamaz artık; çünkü iyinin var olduğu ve kişioğlunun dürüst olması, yalan söylememsi gerektiği hiçbir yerde yazılı değildir artık; çünkü biz, ancak var olduğu bir ortamda yaşarız artık”.
Varoluş felsefesinin temellerini açıkladığı “L’Etre et Le Néant” adlı eseriyle birlikte (2009 yılında çeviri yapıldı) roman, tiyatro ve deneme yazılarına ait bütün kitapları dilimize çevrilmiş olan J.-P. Sartre, altmışlı ve yetmişli yıllarının Türkiye’sinde katıksız bir tanrıtanımaz olarak bilinirdi. Bunun sonucu olarak da, o yıllarda Türkiye’de tanrıtanımazlık bir moda idi.
Günümüzde ise ne Türkiye’de ne de Avrupa’da, J.-P. Sartre’ın varoluşçu felsefesinden artık konuşulmaz oldu. Ancak, bugün gerçek bir dine doğru bir kıpırdanışın başladığı Avrupa ülkelerinde samimi dindarlara karşı olduğu kadar dinsizlere de saygı gösteren demokratik bir toplumun oluşmasında, yukarıda ki gruplamada hangisine girerse girsin, J.-P. Sartre’ın katkıları elbette ki inkâr edilemez. Bugün, felsefe ve demokratik kültürün oldukça uzağında olan toplumumuzun genelinde böyle bir hoşgörüyü görmek güç, hatta imkânsızdır.
Ulusumuzu, çıkarcı insanların inanç yönünden bilimsel ve politik alanlarda tüccarlık yapmalarına fırsat vermemek için, yalnız aydınlar sınıfına değil, halkın tümünü, inanlara olduğu kadar inanmayanlara da hoşgörüyle davranabilecek düzeye getirmek için, ülkemizde gerçekten demokratik bir kültüre ihtiyaç vardır. Bunun için de, cesaret, daha da önemlisi samimiyet gereklidir. Aksi takdirde, ulus olarak, Avrupa’nın karanlık Ortaçağ düzeyine düşebiliriz.

8 Mayıs 2012 Salı

SUJET-OBJET BAĞLAMINDA MODERNİZM

    Felsefenin temel sözcüklerinden biri olan sujet; sorgulayan,eleştiren,bilgi edinmek isteyen,ayrıca özdeşlik ilkesine sahip olan ve düşünen insandır.
Aristoteles’ten günümüze kadar,çok iyi bilinen özdeşlik veya aynılık ilkesi genellikle a=a dır şeklinde gösterilen “bir şey ne ise, o dur”kuralıdır.
    Doğada kendilerinin dışında birbirleriyle özdeş olan hiçbir varlık/lar yoktur. Doğa özdeş değil benzer varlıklardan bile nefret eder.Doğada, kendiliğinden var olan her şey ancak kendisiyle özdeştir.Doğaya,benzer varlıkları eklemek daha çok insanın marifetidir.Benzer olan hiçbir varlık/lar özdeş değildir.Nesneler dünyasında,kendisiyle özdeş olan varlıkların dışında özdeş varlıklar aramak boşunadır.Özdeşliği,özdeş olan varlıkla,düşüncede o varlığa karşılık olan sözcükte aramak gerekir.
    Diğer tanımlarla birlikte, varolanı düşüncedeki sözcükle örtüştürülebilen insan, felsefesinin konusu olan sujet’dir.
    Objet’ye gelince; “objectum Latincede ‘önde, karşıda bulunan’ anlamına geliyor.”Bu sözcük felsefede ilk kullanılmaya başlandığı XIII. yüzyılda bugünküne benzer bir iki-anlamlılık içeriyordu. Bir yandan gerçekten varolan şey, öbür yandan ‘bilinen şey’ anlamında kullanılıyordu. Bu iki anlamlılığa son veren Duns Scottus’tur:O,bu sözcüğü ‘bilinen şey’ anlamında kullanmaya başlıyor.Ancak Ortaçağ’ın ‘bilinen’ şey bugün bizim bilimsel olarak ‘nesne’ olarak adlandırdığımız şeyle aynı şey değil.”1
    Latince “hemen şimdi” anlamına gelen “modo” sözcüğünden türetilmiş olan “modernus” sözcüğünün ilk defa M.S. 5. yüzyılda Ortaçağ Avrupa’sında Hıristiyan olanların kendilerini pagan olanlardan ayırt etmek için kullanıldığı bilinmektedir. Latince “modernus” sözcüğünden türetilen “modern” sözcüğü, geleneksel veya eski olana bir tepki olarak ortaya çıkan şey anlamında da kullanıldığından “hemen şimdi” burada olan sujet’nin, “hemen şimdi” burada olan objet’yle ilgilenmesi, onu incelemesi ve ondan dolaysız olarak kendince bilgi edinmesi anlamında da kullanılabilir.Bu şekilde de geleneksel olanın karşısına yeni bir yöntem getirilmiş olunur.
    Bu üç sözcüğün açıklanmasından sonra, bu yazıda, özellikle “modern” sözcüğünü anahtar sözcük olarak kullanılarak, iki uygarlığın (Hıristiyan ve İslamUygarlığ’ın)kültürel kökenleriyle birlikte karşılaştırılması yapılmaya çalışılacaktır.
---------------------------
1)Önay SÖZER,Felsefenin ABC’si,Kabalcı,İst.,1998 s.,73-74



    Yunan mitolojisinde, sorgulanmadan doğrudan kabul edilen bilgilere karşı,Antik Çağ filozoflarının geliştirdiği “hemen şimdi” yöntemi,bir başka anlatımla sujet’nin direkt objet’yi sorgulaması ve onun hakkında bilgi edinmeye çalışması bir yenilik olsa gerek.
    Yunan Mitolojisini bir yana bırakarak aklıyla objet’yi sorgulamaya çalışan ve ondan kendince bilgi edinmeye çalışan Thales, felsefe alanında ilk yenilikçidir.O,canlıların su’suz var olamayacağını fark ettiğinde yeniliğini ortaya koymuştu.
    Bir şeyin karşıtı var ise, o şey en azından karşıtının “ilke”si olamayacağını ileri sürüp,her şeyin ilkesinin,sınırsız ve sonsuz anlamına gelen “Apeiron”un olduğunu söyleyen Anaximandros da Thales’e karşı kendi yeniliğini bulmuştu.
Canlıların var olmasında havanın, sudan daha fazla gerekliliğini sezen Anaximenes de kendi yeniliğini bulmuştu
    Dünya’nın matematiksel harflerle Tanrı tarafından yazılarak insanlara gönderilen bir mektup olduğunu yazan “Platon, deney yapma yerine,ölçüsüzce saf matematiğe önem verdi.Ona göre sayılar her şeydi.Hatta Akademia’nın kapısına şöyle yazdırmıştı: ‘Geometri bilmeyen hiç kimse girmesin’…Ayrıca Platon,insanlığın Tanrı’ya Doğa’yı inceleyerek ulaşabileceği düşüncesini geliştirmişti.Dahası,ona göre,insanoğlu kendini içinde yaşadığı dünyayı araştırmaya adamalıydı”1
    İlkçağda, özellikle Antikçağ’da bu şekilde yeniliklerini bulan onlarca filozof yaşadı.Fakat,21 yumurtayı bir kuluçka altına koyup,hergün bir yumurta kırarak yumurtadan civcivin çıkışının evrelerini gözleyen Aristoteles’in yeniliği çok daha farklıydı.
    Bütün yenilikler, ne yazık ki, Latince “modernus” sözcüğünün Hıristiyanlar tarafından kullanılmaya başlanmasından yüzyıl sonra son buldu.Sujet ile Objet’nin arasına kilise girerek adeta objet karartıldı.Hiç kimse,özgürce sorgulayıp objet hakkında bilgi sahibi olmaya çalışamazdı.
    “Bizans Kilisesi, Justinianos I. döneminde (527-569) bir yandan çoktanrıcılık suçlamasıyla Atina Okulunu kapatıp (529) Eski Yunan düşüncelerini yasaklayarak, öte yandan İsa’nın Tanrı sayılıp sayılamayacağı konusunda, Hıristiyanlar arasında çıkan görüş ayrılıklarında Nesturiler gibi çeşitli akımların savundukları görüşü yasakladı. Yasaklananlar, o dönemde Bizans’ın en güçlü karşıtı olan İran’a sığınmışlardır. Bu dönemde İran,gerek eski Yunan düşüncesini koruyanların gerekse Bizans Kilisesinin sapkın olarak nitelediği Hıristiyan Nesturilerin,Manicilerin,vb. inanç ve düşüncelerini koruyabildikleri bir yer oldu.
-----------------------------------
1)M.White,Leonarda İlk Bilgin,Ç.,Çev.,A.Aybars ÇAĞLAYAN,İnkılap Y.İST.,2001,s.47

    Bizans’ın sürgün ettiği Nesturiler ve Eski Yunancılar İran’da toplanıp kaynaştılar. Öyle ki Hıristiyan Nesturiler, Eski Yunan yapıtlarını Bizans’ın baskısından uzak, özgürce okuyor ve başka dillere çeviriyorlardı. Müslümanların ilk yayıldıkları ülkelerden biri de Eski Yunan yapıtlarını koruyan Nesturi Kilisesi’nin bulunduğu İran oldu.”1
    Hıristiyanlar, bu karanlık döneme girmeden önce, eski uygarlıkların binlerce eserin toplandığı İskenderiye Kütüphanesini de yakmışlardı: “ …birçok Avrupalı yazarın İskenderiye’deki Aeropeum Kitaplığı’nın yok edilmesini İskenderiye’nin Halife Hz. Ömer tarafından ele geçirilmesine bağlamaya çalışması ve kütüphanenin, banyosunu ısıtmak için bu kitapları kullanmaktan çekinmediği ileri sürülen Hz. Ömer’in gaddarlığına kurban olduğunu ileri sürmeleri, inandırıcılıktan tamamen uzaktır. Gerçekte kütüphane M.S.391 yılında Piskopos Theophilius’un önderliğindeki Hıristiyan fanatikleri tarafından yakıldı ve bütün astronomi, fizik ve matematik yapıtları yok edilmiştir. M.S.410 yılında Aziz Krill de onun izinden giderek İskenderiye bilgeliğinin örnek, ama ona göre,dinsiz temsilcisi Hypatia’yı öldürtmüştür.İskenderiye Kütüphanesi’nin yok edilmesi eski çağın son bilgi kalıntılarının da sonu demekti.”2
    Ortaçağ Hıristiyanlığında özgürce Doğa’yı sorgulayarak bilgi edinmek yeniliğinden o kadar uzaklaşıldı ve hantalaştıki, kimileri bulunduğu makamdan güç alarak anlatılanlarla alay edebiliyordu: “Bütün sistem (Batlamyus Sistemi) o kadar hantalaşmıştıki,M.S.1252-1284 yılları arasında İspanya Kralı olan Castileli X.Alfonso’ya (1221-1284) Ptolemaios’un modeli ilk kez anlatıldığında, ‘Yüce Yaradan,Yaratılış işlerine girişmeden önce bana,Alfonso’ya,fikrimi sorsaydı,çok daha iyi bir şey önerebilirdim’ diye söylendiği rivayet edilir.”3
Uzun karanlık dönemden sonra tekrar Doğa’ya dönmek için birçok filozofun kendilerini feda edercesine çalışmaları gerekmişti. Yeniden Doğuş(Rönesans)güç olmuştur.
    Galileo’ye göre; “Doğa felsefesi, her zaman önümüzde açık duran büyük kitapta, yani evrende yazılıdır.Ama önce dilini,kullandığı simgelerin anlamını öğrenmeden kitabı anlayamayız.Kitap matematik dilinde yazılmıştır ve simgeleri üçgenler,daireler ve öteki geometrik şekillerdir.Onların yardımı olmadan kitabın tek bir sözcüğü anlaşılamaz ve insan karanlık bir labirentte boş yere dolaşır durur.”4

--------------------------------------------------
1)Cengiz ÖZAKINCI, İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü,Otopsi Yay. İstanbul,2000,s.229

2)August BEBEL, Hz. Muhammed ve Arap-İslam Kültürü Dönemi,Vorsdorfs

-Leipzig,Eylül 1883,Ç.,Veysel Ataymay,2003,İstanbul.,s.133

3)James T.CUSHİNG,Fizikte Felsefi Kavramlar,Ç.,B.Özgür Sarıoğlu,Sabancı Üniv.İst.,2003,s.81

4)Erdal İNÖNÜ, Bilimsel Devrim ve Stratejik Anlamı, TÜBA, Akademik Forumu 21,s.25.



  Avrupa,16.ve17.yüzyıllardaCopernicus,Vesalius,Kepler,Galileo,Descartes,Bacon,Newton ve diğerleri sayesinde bilimsel devrimi gerçekleştirerek 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren de bilim akademilerini kurarak günümüzdeki bilimsel düzeye ulaştılar.
    Son yüzyıllarda yapılan bilimsel yeniliklerin tümünün yüzde 15 Avrupa ülkeleri tarafından yapıldığını unutmamak gerekir.
    Ortaçağ’da Avrupa Hıristiyanlık Dünyası karanlık bir dönem yaşarken, Batı Uygarlığının ortaya çıkışında ve yükselişinde önemli katkısı olan Antik Çağ Yunan kültürünün Altınçağ döneminin benzerini 8.yüzyıldan 16.yüzyıla kadar İslam Dünya’sı yaşadı. Buna İslam Uygarlığı’nın Altınçağı denilebilir.
    İslam Dini, akla,bilime,düşünmeye önem verdiğinden 8.yüzyıldan itibaren Eski Çağlardan kalma önemli eserler,özellikle Süryaniler aracılığıyla Arapçaya çevrildi.Eski Yunan,Hint ve İran dillerinde yazılmış eserler Arapçaya çevrilerek İslam’ın altınçağ dönemine zemin hazırlanmış oldu.
    Başta Bağdat olmak üzere İslam ülkelerinde birçok kültür merkezleri kuruldu.
    Ebu Bekr Zekeriyya Razı, Farabi,İbni Sina,İbn Rüşt vd.gibi birçok filozof ve bilim insanları sayesinde felsefe başta olmak üzere,matematik,astronomi,tıp,kimya ve diğer alanlarda birçok yenilikler yapıldı.
    İspanya’ya M.S.711 tarihinde geçmiş olan Müslümanların bu ülkeye getirdikleri yeniliklerin bir kısmını, Alman ateist August Bebel,1883’de yazdığı kitabında şöyle anlatmaktadır. “uçarı, aklı havada bir insan olan Kral Roderich,Centa Valisi’nin Toledo’da yetişmiş olan kızına zorla sahip oldu.Kızın babası bu ayıbı duydu ve öç almaya yemin etti.Halife adına Kuzey Afrika’yı yöneten Ebu Mula’nın yaveri Tarık bin Ziyad ile irtibata geçen vali,onu İspanya’yı istilaya çağırdı.Tarık bin Ziyad,Musa ile anlaşarak 711 yılında İspanya’nın kendi adıyla anılacak olan Cebelitarık Boğaz’ından geçti…Kurtuba,gelişme yönünden Bağdad ile yarışacak duruma geldi…Yollar taşlarla döşenmişti ve gezinti yerleri akşamları sayısız fenerle aydınlatılır,Guadalkivir Nehri’nin kıyısında gece fenerlerin ışığında saatlerce gezilebilirdi.Bundan 700 yıl sonra Londra’da tek bir sokak feneri bulunmadığı gibi,Paris’te kötü ve elverişsiz hava koşullarının egemen olduğu durumlarda insanların büyük bir sefalet içinde çırpınmaları kaçınılmazdı;aynı tarihlerde Berlin,adı sanı bilinmeyen küçük bir taşra kentiydi.
    Muazzam debdebeli birer yapı olarak göze çarpan sayısız camii arasında 19 sahınlı bir camii, bugün Hıristiyan katedralı olarak kullanılmakta ve hala hayranlık uyandırmaktadır… Bütün bu yapıtların içinde en büyüğü,bugün hala hayranlık uyandıran,Granada’daki ünlü Elhamra Sarayı’dır.
    Adetlerden biri, Arapları çağlarındaki Hıristiyanlardan ayırdığı gibi ,onlara büyük bir avantaj da sağlıyordu:Temizlik adetiydi bu.Araplar nereye yerleşirse yerleşsinler,ilk iş olarak geniş,halka açık hamamlar kuruluyordu,oysa aynı dönemlerde,Hıristiyanlar için pislik ve tiksindirici artıklar içinde yaşamak,Tanrı’nın hoşuna gitmenin belirtisi sayılmaktaydı;Hıristiyan azizleri ve kendini dine adamış kimseler özellikle pislik ve kir içinde,börtü böcekle birlikte hayvan gibi yaşamayı,Tanrı’nın gözüne girmenin bir yolu sanılıyor,ot yiyerek beslenmekten geri kalmıyorlardı.Yıkanmak ve üst baş değiştirmek dünyaya dönük çabalar sayıldıklarından,günahın da belirtisiydiler.Tüm ortaçağ boyunca sahiblerin yüzleri ve ellerinden başka bir yerlerini yıkamaları kesinlikle yasak değil miydi?O da tek elle üstelik.Ayrıca Aziz Silvania’nın altmış yaşına kadar ne elini ne yüzünü ne de başka bir yerini yıkamamış olmakla ünlü olduğu,yalnızca komünyon toplantılarına giderken parmak uçlarının suya batırdığının bilmeyen var mı?Melekler Kuralı,yıkanmayı kafir işi diye yasaklamamış mıdır?Tersine İslamiyet her müslümanın her gün yıkanmasını ve tertemiz olmasını zorunlu kılar.Bu olgu,Arapların lehine çok önemli bir kültür özelliğidir ve işte bu bakımdan Kurtuba’da,başka hiçbir büyük kentte rastlanmasına olanak bulunmayan bir sayıda,tam 990 halka açık hamam bulunmaktaydı…İspanya’da yetmiş büyük halk kitaplığı bulunuyor ve yalnızca Kurtuba’daki kitaplığın kitap sayısı 600 binlere ulaşıyordu.Yüksek okulların sayısı on yediydi;buralarda Hıristiyanlar ve Museviler,Araplar ile birlikte dostça,barış içinde eğitim görüyorlar,birbirleriyle yarışırcasına öğreniyorlardı.Hatta İlkokul benzeri kurumlara da rastlamak mümkündü ve okuma yazma bilmeyen Arap yok gibiydi…Avrupa’nın hemen her ülkesinden gençler akın akın İspanya’ya geliyor,burada bilgi ve eğitimin yanı sıra şövalye nezaketi edinmeye çalışıyorlardı;çünkü bu türden davranışlar konusunda da Kurtuba Sarayı büyük bir üne kavuşmuştu…Araplar neşeli,yaşamayı seven insandı;bedensel hazlarına, din önemli bir engel getirmemişdi;ilgiyi,eğitimi severdi;din konularında son derece hoşgörülü olan bu insan,Hıristiyan gençliği elbette kolayca etkiliyebiliyordu.
    Dünyayı önemsemeyip küçümseyen, bedenin çarmıhta acı çekmesini, duyumsal hazların baskı altına alınmasını vaz’eden Hıristiyanlık,Müslümanlığın tam karşı kutbunda yer alıyordu.
    İspanyol Hıristiyanları, daha önce Arapların eline geçmiş bir ülkenin efendileri olur olmaz Endülüslere ve Yahudilere acımasız, kanlı bir zulüm başlatıldı.
    Kendilerine verilen sözlere rağmen teslim koşullarına uyulmadı: Camiler tahrip edildi, binlerce Endülüslü (Emevi) ve Yahudi katledildi ya da,her türlü şiddete başvurularak Hıristiyanlaştırıldı.Milyonlarca insan Afrika’ya göç etmek zorunda kaldı.
    Yüksekokullar kapatıldı, kitaplar ateşlere atılıp, bilimsel aygıtlar kırılıp parçalandı, böylece paha biçilmez değerler içeren kitaplıklar yok oldu.Kardinal Ximenes,bir milyon cildin yok edilmesi için buyruk vermiş olmakla övünürdü.
1526 yılına gelindiğinde, biçimsel benimsemeleri göz önünde tutmazsak, İspanyol toprağı üzerinde tek bir ‘kafir’ kalmayıp, herkes yeniden Hıristiyan olmuştu. Arapça kitapları yok etmeleri, ana dillerinde okumama, yazmama ve evlerinde konuşmama zorunluluğu getirildi… halka açık tüm hamamların yıkılmasına karar alındı.1609 yılında III. Filip,Endülüs kökenli tüm İspanyolların ülkeyi terk etmelerini emreden bir bildiri astırdı…Don Kişot’un ünlü yazarı Cervantes bile bu önlemlere alkış tutmakta tereddüt etmedi…XVIII yy.’da ülkenin başkenti Madrid’de tek bir kitaplık yoktu,hiçbir yerde öğretmen ve okul kalmamış,bilimsel içerikli kitaplara rastlanmaz olmuş,bütün ülkede kamu hukuku,botanik,fizik ve anatomi alanında profesör bulma olanağı kalmamıştı.”1
    Sonuç: Mitolojileri bir tarafa bırakan sujet’nin doğrudan objet’yi inceleyerek ondan bilgi edinmeye çalışmaları, İlkçağ’da Altın Çağ Dönemi için yenilikleri tetiklemiş oldu.
    Ne varki Ortaçağ’da sujet ile objet arasına kilisenin girmesiyle karanlık dönem yaşandı ve bütün yenilikler durduruldu.
    Rönesansla birlikte sujet’nin tekrar objet’ye dönmesiyle Avrupa ve ondan esinlenmiş olan diğer ülkeler gelişmişliğin zirvesine çıktı.
    İslam Dünyası başlangıçta sujet ile objet’yi buluşturduğundan Altın Çağ dönemini yaşadı. Ne zaman ki sujet ile objet arasına Din girdi, Müslümanlar Ortaçağın karanlık dönemini yaşamaya başladılar ve halen yaşamaktadırlar.
Sujet ile objet’nin arasından dini kaldırmadıkça, başka bir anlatımla Platon’un ve Galileo’nun adlandırdığı gibi Büyük Kutsal Kitaba (Doğa’ya) dönülmedikçe İslam Dünyası karanlıkta kalmaya mahkûmdur(İslam Uygarlığı’nın Ortaçağı). Bunu aşmanın yolu İslam Uygarlığı’nın kendi Rönesans’ını, Reformu’nu, Bilimsel Devrimini ve Aydınlanmasını gerçekleştirerek kendi Modern Çağı’nı ulaşarak, din ile bilimi birbirinden ayrı tutarak, bir başka anlatımla dini din gibi, bilimi de bilim gibi yaşamaktan geçer.
    Mustafa Kemal Atatürk sayesinde Modern Çağı yakalamış olan Türkiye, ne yazık ki son dönemlerde kimileri tarafından, onarılması güç olacak şekilde adeta geriye götürülmeye çalışılıyor.
    Unutulmamalı ki, Güneş balcıkla sıvanamaz.
-------------------------------------
1)August Bebel,a.g.e.,s.174





3 Mayıs 2012 Perşembe

ULUSAL KÜLTÜRÜMÜZÜN YAYILMASI


    Bilindiği gibi insanlar hayvanlardan farklı olarak ihtiyaç ve isteklerini nasıl karşılayacaklarını içgüdüleriyle değil sonradan öğrendikleriyle karşılarlar. Bireyler tutum ve davranışlarını büyük ölçüde toplumlarından öğrenirler. Bu şekilde toplumlarda kişiler, bazı özel isteklerini sınırlayan ve diğerlerininkine benzeyen bir takım örnek davranışlara sahip olurlar. Toplumlarda kişiler arasında ki benzer tutum ve davranış kalıpları da o toplumun kültürel yapısından gelmektedir.
    Her ne kadar kültür değişik şekillerde tanımlanmakta ise de geniş anlamda o, bir toplumun maddi ve manevi değerlerini kapsar. Bir toplumun insanlarının düşünce ve elleriyle kendilerine özgü olarak yaptıkları, meydana getirdikleri her şey o toplumun kültürüdür. Bu nedenle kültür nesillerden nesillere aktarılan maddi ve manevi öğeleriyle bir yaşam tarzıdır diyebiliriz. Bu yaşam tarzı toplumdaki her çeşit bilgiyi; alışkanlıkları, inançları, gelenek ve görenekleri, değer ölçülerini, genel tutum ve bilinçleriyle her çeşit davranış şekillerini içerir. İşte bütün bunlar, o toplum bireylerinin ekseriyeti tarafından benimsenen ve o toplumu diğer toplumlardan ayıran ve o topluma özgü bir yaşam tarzını oluşturur.
    Ancak bir kültür, az veya çok diğer kültürlerden etkilenirler ve birinden diğerine birkaç maddi ve manevi kültür öğeleri geçer. Bu kaçınılamaz bir şeydir. Hele günümüzde değişik iletişim araçlarının yoğunluk kazanmasıyla bu etkilenmeler daha da artmakta ve eski dönemlere göre daha hızlı bir takım kültürel etkileşimler söz konusu olmaktadır.
    Kültür değişmelerinde bilim, teknik zenginlik ve güçlü propaganda araçlarına sahip olan toplumlar, bu alanda zayıf olan toplumlara oranla bir üstünlük ve cazibeye sahiptirler. Bu şekilde güçlü toplumların kültürleri geri kalmış toplumlar için ulaşılacak bir hedef ve öykünecek bir model haline gelebilir. Bununla birlikte zaten güçlü toplumlar da kendi kültürlerini yaygınlaştırmak isteğinde bulunacaklardır.
    Kültürel etkileşimler karşısında toplumlarda değişik tutumlar gözlenebilinir: Kimileri kendi kültürlerinin değeri hakkında şüpheye düşerler, hatta geri ve yararsız olduğuna inanırlar ve etkilendikleri kültürü tüm öğeleriyle benimseyebilirler. Kimilerinin de diğer kültürü bütünüyle reddederler. Ancak bu iki tutum da mantıklı olmayıp daha çok duygusaldır. Bu konuda izlenmesi gereken yol; kendi kültürünün dokusunu bozmayacak, tersine onun canlanmasını ve filizlenmesini sağlayacak durumda diğer kültürlerden kimi değerlerin alınmasının mümkün olabileceği şeklinde düşünülmelidir.
    Konuya bazı açıklıklar getirmek üzere yakın tarihimizden birkaç örnekler vermek mümkündür:
    Tanzimatla birlikte Osmanlı aydınları ve devlet adamları, Batı’nın birçok alanda üstünlük kazandığını görür ve bu üstünlüğü kabullenir. Ancak, genelde kendi değerlerinden veya kültürlerinden şüphe etmezler. Onlar, Batı’nın kimi özelliklerini almaya çalışırken, kendi değerlerinin de yükselebileceklerine inanıyorlardı.
    Cumhuriyet dönemi aydını Batı’nın üstünlüğünü kabul etmeye devam etti. Fakat bu sefer farklı bir durum ortaya çıktı. Milli Kurtuluş’un zaferle sona ermesine rağmen, Türk aydını kendi değerlerinden şüphe etmeye başladı. Ancak kendi milli değerlerinden şüphe etmesi Türk aydınını Batı karşısında aşağılık kompleksine kapılmasına sebep oldu. Bu psikolojik durum sonunda cumhuriyet aydınını reddi-i mirasa, yani Osmanlıya ait her şeyi reddetmeye, hor görmeye kadar götürdü. Bu şekilde, aydınlarımızda Batı karşısında aşağılık duygusuyla birlikte hayranlık duygusu da ortaya çıktı. Artık Türk aydını reddi-i mirasla milli kültür zeminini de kabul etmiyor, hatta inkâr ediyordu.
    Bu inkâr, Türk aydınını boşlukta bıraktı. Bunun için de, Cumhuriyetle birlikte yeniden yapılanmak gerekiyordu. Fakat hangi zemin üzerinde yeniden yapılanma olacaktı? Milli zemin olarak Osmanlının reddi vardı. Bu nedenle Avrupa’nın ne şekilde öykünüleceği, onun hangi kültürünü hangi zemin üzerine oturtturulacağı bilinmiyordu. Oysaki yapılacak iş çok basitti: Osmanlının milli ve tarihi gerçeği kabul edildikten, bu zemin üzerindeki yabancı öğeler temizlendikten ve Batı kültüründen alınması düşünülen öğelerin ciddi bir ayıklanmaya tabii tutulduktan sonra “Yeniden yapılanma” veya “Ulusal yapılanma” şeklinde olacaktı.
    Bu sorun, 1930’lu yıllarında fark edildi. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk uygulanan kültürel politikadan vazgeçip tamamen ulusal bir politikayı benimsedi. “Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti” ile “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti”ni kurarak ulusal kültür zeminini keşfetme, tanıma ve bu zemin üstünde modern yöntemlerle ulusal kültür çatısını kurmayı başlattı. Bu davranış hem bilimsel, hem mantıksal hem de ulusaldı. Fakat bu dönem uzun sürmedi. Atatürk’ün ölümünden sonra değişen kültür politikayla ulusal zemin bulunulamamış ve onun üstünde “Çağdaş Türk Kültür Unsurları” yükseltilememiştir. Bundan dolayı Türk kültürü yaratıcılığını ve özgünlüğünü yitirdi. Bunu bulup ortaya çıkartmak Türk aydınlarına düşmektedir.
Sonuç olarak; kalkınma, çağdaşlaşma ve dünyaya açılma yönünden büyük atılımlar içerisinde bulunan ülkemizde, hem kendi ulusal kültürümüzü korumak, hem de kültürümüzün geliştirilmesini, tanıtılmasını veya yayılmasını sağlayabilmek için yapılması gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Günümüzde Türk kültürünün sorunu; kültür zeminini, ürünlerini ve değerlerini kendi aydınlarımıza tanıtamayışımız, öğretemeyişimizdir. Ulusal kültür yalnız sosyal bilimcilerin işi değildir. Kültür herkesin bilinçle yaklaşması gereken bir alandır. Bu bakımdan felsefeci, hukuk adamı siyasetçi, fen bilimcisi, iktisatçı, işletmeci, sosyolog v.d. kendilerini kültürden sorumlu hissetmelidir. Aksi durumda felsefeleşmemiş bir kültür, kavramları ulusal olmayan bir siyaset, terimleri Türkçeleşmemiş ktisat veya sosyoloji ulusu nasıl çağdaşlaştırabilecek ve yüceltebilecek?
2- Yeni yetişen nesillere ulusal kültürümüzü en iyi şekilde tanıtmanın ve öğretmenini ne kadar önemli olduğundan şüphe yoktur. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanlığı’nın örgün eğitim sistemini Türk kültürüyle yoğurma çalışmalarını artırarak süreklilik kazandırmalıdır. Ders programları, kitap ve diğer araçlar ulusal kültürün öğretilmesi ve ulusal bilincin yaygınlaştırması yolunda yeniden düzenlenmelidir.
3- Cumhuriyet döneminde önce Arapça, Farsça ve Osmanlıca olarak yazılmış olan ve kültürümüzle yakında ilgisi bulunan el yazmaların ve basılı kitapların zaman kaybedilmeksizin uzmanlar tarafından Türkçeye kazandırmalıdır. Bu konuda Kültür Bakanlığı’nın birkaç yılıdır başlatmış olduğu çeviri faaliyetlerini minettle karşılıyoruz.
4- Kültürün gelişmesinde ve değişmesinde yalnız ulusal kültür zemininden esinlenmek yeterli değildir. Diğer toplumların deneyimlerinden ve yaptıklarından da yararlanarak ve eleştiri süzgecinden geçirerek toluma mal etmelidir. Bunun yolu da çeviriden geçer. Çünkü her toplumda, çeviri döneminin ardından “Altın Çağ” dönemi yaşanmıştır. Buna örnek olarak İslam Dünyası, Süryaniler tarafından Eski Yunancadan Arapçaya yapılan çevirilerden sonra “Altın Çağı” yaşadıkları gibi, Batı Dünyası, bu sefer Arapçaya çevrili tüm eserleri, İspanyol Yahudileri tarafından Latinceye çevirerek önce Rönesans’ı ve daha sonra da bilimsel devrimleri gerçekleştirdiler.
5- Türk dili kesinlikle yabancı dillerin baskısından kurtarılmalıdır. Düşünce, fikir ve sanat hayatımızın fakirliliği kültürümüzün felsefe boyutunu kazanamayışının sebeplerinden biridir. Bunu da, esasında zengin bir dil olan Türkçemizi felsefe, teknik ve bilimsel yönden geliştirerek aşabiliriz Bunun içindir ki, önce çocuklarımıza iyi bir Türkçe öğretmelidir. Türkçenin eğitim, öğretim ve bilim dili haline gelmesini sağlayan ve buna süreklilik kazandıran önlemler alınmalıdır. Bu şekilde dilde çölleşmeye doğru gidiş durdurulmalıdır.
6- Günümüzdeki maddi ve manevi değerleri ortaya koyabilmek için, Kültür Bakanlığı’yla Üniversiteler arasında kurulacak sıkı bir işbirliğiyle toplum; sosyolojik, ekonomik, folklorik, dil, din ve sanat yönünden taranmalı ve yapılan çalışmalar halka sunulmak üzere yayınmalıdır.
7- Kaybolmaya yüz tutmuş maddi kültürel araç ve gereçlerle, bunlarla üretilmiş olan eserlerin sergilenmesi için müzeler, özellikle etnografya müzeleri her bölgede açılmalıdır. Ayrıca müzelerdeki kültürel değerler, ülkemizdeki diğer kültürel değerle birlikte fotoğraf, resim, gazete ve özellikle TV aracığıyla diğer insanlara ulaştırılmalıdır. Radyo, televizyon ve sinemanın gücü dikkate alınarak yapılacak yayınlar ulusal kültürümüzü geliştirecek nitelikte olmalı, özellikle kendi kültürümüzü tanıtacak filimler ve dizilere daha çok yer verilmeye çalışılmalıdır.
8- Görsel, işitsel veya daha geniş anlamıyla Güzel Sanatlar, kültürün somutlaştığı alanlardır ve taşa, çamura, demire, tuvale, boyaya, renklere biçim ve içerik kazandırmak sanatıdır. Ulusal kültürü yaratmak, sevimli kılmak, tanıtmak bu sanatların alanına girer. Bu bakımdan bu alanlara kaliteli, yetenekli ve bilinçli elemanlar yetiştirilmelidir. Bu alanlar işin uzmanı olmayan kişilere bırakılmamalıdır. Yurt dışına; özellikle müzik, resim, heykel, grafik, sinema ve tiyatro gibi dallarda yetiştirilmek üzere gençler gönderilmelidir. Bütün bunlar Kültür Bakanlığı tarafından düzenlenmeleri yerinde olur.
    Kültür Ataşelikleri aracılığıyla kendi maddi ve manevi kültürümüz, Uluslar arası platformda tartışılmalı, aynı şekilde onların kültürü de araştırmalıdır. Bu amaçla diğer ülkelerle karşılıklı bilimsel gezileri düzenlemek ve bilgi alış-verişinde bulunmak  yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

28 Nisan 2012 Cumartesi

DEVLET-DİN İLİŞKİSİ

İlkel kabilelerden günümüze kadar sosyo-ekonomik ve kültürel yönden değişerek gelen toplumların dinlerle olan bağlantıları bilimsel yöntemlerle yakından araştırıldığında, ilkel kabilelerde kabile şefin hem yönetici hem de ruhani liderlerdir. Sonraki dönemlerde, bu iki gücün başka kişiler tarafından temsil edildiği, ancak aralarında egemenlik konusunda savaş verildiği görülecektir. Günümüzde gelişmiş toplumlarda bu iki erkin birbirlerinden tamamıyla bağımsız olduğu anlaşılacaktır. Bir başka anlatımla tarihi süreç içinde devlet ve din ilişkisi farklı üç şekilde gelişti.
Bunlardan ilki; din devletin üstünde, devletin her kurumuna egemen olan bir güçtür. Bu konumda, siyasi, sosyal ve hukuki alanın her kademesinde dini kurallar geçerlidir. Devlet dini örgütlenmeden, hukuk dinden henüz ayrılmamıştır. Bu tür devletlere teokratik devlet adı verilir. Sümerliler, Hititler, Ortaçağı Avrupa Ülkeleri, günümüzde Vatikan ve Tibet de olduğu gibi.
Devlet-Din bağlamında ikinci bir yönetim tarzı, devletin dini örgütlenmenin üstünde oluşudur.
Burada da, dini örgüt ve din temsilcileri devlet otoritesine bağlıdır. Siyasi egemenlik devlet ve devlet yöneticilerinin elindedir. Bununla birlikte bu iki güç arasında sıkı bir bağ vardır. Devlet dinden, din devletten henüz ayrılmış değildir. Devlet belli bir din veyahut dinleri devlet dini olarak kabul eder. Diğer dinleri ya tamamıyla yasaklar veya o dine inanlara din alanında özgürlüğü değişik şekilde sunarlar. Bu yönetim tarzında din bilginlerin önemi büyüktür. Devlet yöneticileri bazı konularda onların düşüncesine başvurulur. Sadri Maksudi ARSLA bu tür yönetime nem (yarı) teokrasi adını verir. Tarihteki büyük devletlerin çoğu yarı teokrasi şeklinde yönetilmişti. Osmanlı İmparatorluğu 19.yüzyıla kadar yarı teokrasi ile yönetilmişti.
Devlet-din ilişkisi konusunda üçüncü bir yol daha vardır. Burada devletle din birbirlerinden tamamıyla bağımsızdır; devlet din işlerine din de devlet işlerine hiçbir şekilde karışmaz. Burada vicdan ve din özgürlüğü önemlidir. Dileyen dilediği dine girebilir veya hiçbir dini kabul etmeyebilir. Aynı dine mensup olanlar dini cemiyetler kurabilir, dini işleri düzenlemekte tamamıyla serbesttirler. Ancak, bu cemiyet devlet yönetimine hiçbir şekilde müdahil olmazlar. Devlet nezdinde bu tür cemiyetlerin diğer sivil kuruluşlardan farkı yoktur.
Devlet, kendi varlığı için tehlikeli görmedikçe hiçbir dini yasaklamaz. Ayrıca, bütün dinlere aynı mesafede durur. Başka bir anlatımla, devlet dinlere karşı tamamıyla tarafsız, devlet, devlet olarak dinlerin üstünde ve dışındadır. Bu tür devletlere laik devlet adı verilmektedir. Laik devlet 19.yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan kamu hukuku anlayışının sonucudur.
Türk Hukuku Tarihi ve Türk Tarihi Ord. Prof. Sabri Maksudi ARSAL’a göre “Laik devlet bütün vatandaşların dini akidelerine (inançlarına) hürmet eden, fakat hiçbir dine diğer dinlere tercih etmeyen, her dine karşı aynı muameleyi yapan din ve itikat sahasını fertlerin hususi işi telakki ettiği için dini zümrelerin dini işlerine müdahale etmeyen, hiçbir dini menetmediği gibi hiçbir dine hiçbir türlü muavenet (yardım) dahi etmeyen dinlere karşı bitaraf kalan devlettir”.
Laik devletlerde insan eğitimi nasıl olmalıdır sorusunu cevaplayabilmek için, önce eğitim ne olduğunu açıklamak gerekir.
Batı dillerinde eğitimin karşılığı olan “éducation” kelimesinin Alman sosyal bilimcisi Eric Fromm’a göre, çıkartmak, ortaya koymak anlamına gelen Latince “educucere”den, Fransız eğitim filozofu Olivier Reboul’a göre de, hayvanları veya bitkileri yetiştirmek anlamına, yaygın olarak da çocukların bakımını üstlenmek anlamına gelen Latince “educare” kelimesinden türetildiğini ileri sürerler. Burada iki farklı kelime arasında bir çelişki varmış gibi gözüküyor ise de, tam tersine, birey ve toplum ilişkisinde olduğu gibi, bunlar esasında anlam bakımından birbirlerini tamamlıyor. Bunu içindir ki, eğitimi, bir sosyolojik olarak bir de psikolojik olarak açıklamak gerekiyor.
Sosyolojik görüşe göre eğitim; yetişkinlerce gençler ve çocuklara kendi deneyimlerini aktarmaları gereken bir eylemdir. Bu eylem, geçmişin ve ataların gelenek ve göreneklerini çocuklara aktarmayı da içermektedir. Ayrıca, gençlere ve çocuklara yaşamını sürdürecekleri topluma dahi iyi uyum sağlayabilmeleri için toplumun yaşamsal bilinçleri ve kültürlerini onlara aktarmaları da gereklidir. Psikolojik görüşe göre ise eğitim; her bireyin yeteneklerini en iyi şekilde öyle geliştirmeli ki, bu geliştirme, bireyin gelecekteki başarılarının temelini oluşturmalıdır.
Sosyolojik görüşe göre eğitim için önemli olan toplumdur. Bireyin zekâsını, algısını ve ahlaksal duyarlılığını toplum biçimlendirir. Bu görüşte bir otoritenin olması ve öğrencin de bu otoriteye boyun eğmelidir. Bu sistemde bilgiler gençlere öğretmenler tarafından aktarılmaktadır. Bu aktarmayı kolaylaştıracak teknikler de bulunmuştur. Bunlar ezber, tekrar ve sınavlardır. Bu görüşe göre öğrencilerin bireysel girişimleri, yaratıcılıkları söz konusu değil, tam tersine bunlar, büyüklere göre çocuklar için tehlikelidir. Buna, Sosyolog Doğan Ergin’e göre Resmi Eğitim görüşü veya Geleneksel Eğitim adı verilir.
Psikolojik görüşte eğitim için önemli olan insandır. Burada, insanın özgürlüğü, girişimciliği, yaratıcılığı, kendi yeteneğini geliştirmelisi, sorgulayıcı oluşu gibi özellikler ön plana çıkar. Sayın Ergün’e göre geleneksel eğitime tepki olarak ortaya çıkan bu görüşe Yeni Eğitim adı verilir.
Dünya’da ve ülkemizde her iki görüşü savunan eğitimciler mevcuttur. Ancak, “Sosyolojik görüşün eğitim anlayışı, insana ait her şeyin toplumdan geldiğini iddia etmek ne kadar katı ise, insana ait her şeyin insanın kendinden, bireyden geldiğini iddia eden psikolojik görüşün eğitim anlayışı da o kadar yanlış ve katıdır. Esasında, eğitimde önemli olan bu iki görüş arasında bir uzlaşma sağlayarak bir senteze ulaşmaktadır.
Devlet-Din bağlamında ve insan, toplum ve eğitim konusunda yukarıda özetlemeye çalışılan bilgiler doğrultusunda, Cumhuriyet’in ilanından hemen önce ve sonra ülkemizde neler yapıldığını ve ne gibi sonuçların alındığını belirtmek gerekir.
Yüzyıllarca, Osmanlı İmparatorluğu’nda padişaha tanınan egemenlik hükmü, 1921 Anayasasıyla “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesiyle halka verilmiş oldu. Bu, Cumhuriyet ve Demokrasi için önemli bir adımdır. Elbette ki bu kararın alınmasından sonra, Osmanlı Saltanatının bir önemi kalmıyordu. 1 Kasım 1922 tarihinde Osmanlı Saltanatı kaldırıldı. Tarihi süreç içinde zaman zaman ön plana çıkıp halkın egemenliğini engelleyen ikinci güç, hilafet makamı idi. Esasında İslam’da var olmayan hilafet makamı bir şekilde Araplar tarafından ihdas edilerek egemenlik konusunda, ülkelerinde etkili kılındı.
1517 tarihinde Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethettikten sonra halife Elmütevvekil İstanbul’a getirildi ve Halife, hilafet hakkını Yavuz Selim’e devrettiği söylenir. O’da bunu kabul ederek Osmanlı’larda Saltanat ve Hilafet makamı bir padişah şahsında birleşmiş oldu. Ancak, hilafet yetkisi II. Abdülhamit dönemine kadar hiçbir padişah tarafından kullanılmadığı bilinmektedir.
Araplarda saltanat ve hilafet makamı zaman zaman farklı kişiler tarafından temsil edildiğinden, Osmanlılarda sadece padişah tarafından yürütülen bu iki makam sorunu, saltanatın ilgasıyla hilafet sorunu da Türkler için çözülmüş olmasına karşın Müslüman Dünyası için pek de çözülmüş gibi görünmüyordu. Bunun için, önce 18 Kasım 1922 tarihinde hilafet makamı ihdas edildi ve Abdülmecit Efendi halife seçildi. Daha sonra 3 Mart 1924 tarihinde hilafet kaldırıldı. Bu şekilde bizim için olduğu gibi bütün Dünya Müslümanlarına Cumhuriyet ve Demokrasi yolu açılmış oldu. Bunun için sadece bizim değil esasında bütün dünya Müslümanların Mustafa kemal’e şükran borcu olmalıdır.
19 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilanından sonra, 24 Mayıs 1924 Anayasasının kabulü, din farkına bakılmaksızın herkes için geçerli olan Medeni Kanunları (17 Şubat 1926) kabulü, özellikle 1924 Anayasasında ikinci madde olan “Devlet dini İslam’dır” hükmünün Anayasadan çıkartılması laiklik, dolayısıyla Türk Demokrasi için son derece önemlidir.
Günümüzde, laiklik konusunda hiçbir sorunu kalmamış olan Fransa’da kiliseyle devlet 9 Aralık 1905 tarihinde bir yasayla ayrılmıştır. Bu yasaya göre: “Devlet hiçbir dini tanımaz, hiçbir din ehline maaş vermez, hiçbir dini teşkilata maddi yardımda bulunamaz.” Din görevlilerinin oturdukları bina ve saraylar, 31 Temmuz 1906 tarihinde kabul edilen yasayla devlete devredildi. Fransız Katolikleri tarafından fiilen kabul edilen bu durum uzun zaman Vatikan tarafından kabul edilmedi. Bu yasa ancak, Papa Pie XI döneminde 1924 tarihinde kabul edildi.
Aynı tarihlerde Türkiye’de laiklik ve eğitim konusunda önemli adımlar atıldı. Daha önce yazıldığı gibi 1924 Anayasasından “Devletin dini İslam’dır” maddesinin çıkartılmasıyla birlikte, çok başlılığının egemen olduğu, Türk eğitiminde 3 Mart 1924 tarihinde “Öğretim Birliği” yasasının kabulüyle büyük bir inkılâp yapılmış oldu.
Bu yasaların kabulünden önce Mustafa Kemal, değişik zaman ve mekânlarda; “Milletimizin, memleketimizin Dar-ül irfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı, kadın, erkek aynı surette oradan çıkmalıdır.” “Bir milletin terbiye-i bedeniye, terbiye-i fikriye ve ahlak iyesinin birliği, düşünce birliğini vücuda getir” ve “Ben bir tek maarif biliyorum, o da Devlet Maarifidir. İstikamet bir, emir bir hedef bir maişet (geçim) ve terakki bir olmalıdır” şeklindeki sözleriyle “Öğretim Birliği Yasası”nın çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Çağdaş uygarlığı yakalanmanın çağdaş eğitimden geçtiğini çok iyi bilen Mustafa Kemal, Söylev’inde: “Çok işler yapılmıştır, ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz, son değil, lakin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çok çabuk öğretmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik, milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşünüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtima üyenin yüzde seksen doksanı bilmez, bu ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır” şeklinde yazmış olduğu düşüncesiyle yine aynı kaynakta yazdığı: “En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk Heyet-i içtima üyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısıyla ve kafasıyla bütün âlem-i medeniyetin yanında olacağını gösterecektir” felsefesiyle yazı inkılâbının zorunluluğunu anlatıyor. Sonuçta 1 Kasım 1928 tarihinde Yeni Türk harflerinin, TBMM kabulüyle, herkese okuma ve yazma kolaylığı sağlandı.
Öğretim Birliği yasasıyla, yazı inkılâbı Türkiye Cumhuriyeti eğitim sisteminin kuruluş mantığı ve esasları yönünden temel taşlardır.
Türk insanları arasında eşitliğin, kardeşliğin ve özgürlüğün sağlanabilmesi için, her şeyden önce onları okur-yazar kılmalı, ülkü birliği, kıvanç ve tasa birliği sağlayabilmek için de öğretim birliğinin sağlanması gerekiyordu. Bütün bunları yapabilmek ancak kolay öğrenilen harflerle olurdu. Bunun içindir ki, millet mektepleri, halkevleri kuruldu.
“Teşkilatın diğer ayrıntılarına bakacak olursak işe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından yani fertten başlıyoruz. Fertler sorgulayan insanlar olmadıkça, haklarını kavramadıkça, bunlar başkalarının istekleri doğrultusunda kimileri tarafından iyi veya fena yönlere sevk olunabilirler. Kendini kurtarabilmek için her ferdin mukadderatıyla bizzat alakadar olması lazımdır. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir müessese elbette sağlam olur. Şüphe yok, her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan çok yukarıdan aşağı olmazı zarureti vardır” sözleriyle, Cumhuriyetin ilk yıllarında ki Türk toplumunun eğitim düzeyinin hangi noktada olduğunu belirten Mustafa Kemal, yukarıdan aşağıya doğru inebilmek için, diğer okullarla beraber mesleki ve teknik oluların açılmasını istiyordu.
Atatürk döneminde ilk, orta, teknik, meslek, tarım ve yüksek öğretimle ilgili alanlarda yeni kurum ve kuruluşlar açılmıştır. Bunlar arasında doğrudan doğruya onun eğitim ve öğretime ilişkin düşünceleri doğrultusunda olanların başında; Ankara Hukuk Okulu (1925), Konya Orta Muallim Mektebi (1926), Kız Enstitüleri, Bölge Tarım Okulları (1930), Türk Tarih Kurumu (15 Nisan 1931), Türk Dil Kurumu (15 Nisan 1932), Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (1935), Köylerde Eğitmen Okulları (1937) gelmektedir.
Eğitim konusunda kaybolmuş zamanı kazanabilmek ve doğru eğitim verebilmek için, Atatürk yurtdışından birçok eğitim uzmanlarını davet etmiş, onlara geniş imkânlar vermiştir. Geçici bir çözüm olarak düşünülmesi mümkün olan bu eylemle yetinmemiş, gelecekleri parlak görülen öğretmenleri, bilgi ve görgülerini artırmak için yurtdışına göndermiştir. Her konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da çok güvendiği gençliğe imkân verebilmek için, halen yürürlükte olan 1416 sayılı yasayı, yani bilim insanını yetiştirmek için yurtdışına öğrenci gönderme yasasını 1929 tarihinde çıkmasını sağlamıştır.
“Gençliği mutlaka ülkesini seven ve memlekete alakalı olarak yetiştirmek, herkesin, hepimizin, her devlet adamının başta gelen vazifedir.” Cümlesiyle Atatürk, gençliğe ve topluma verdiği önemi vurgulamıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra insanın eğitimi, toplumun ilerlemesi ve çağdaş uygarlığın seviyesine ulaşma konusunda yapılan işlerinin yakından araştırılması, bize insan ve insan yeteneğine önem verildiğini ve ona göre eğitilmesi gerektiğini göstermektedir. Aynı şekilde topluma da önem verildiğini, ancak toplumda var olan her geleneğin olduğu gibi değil de, bilim süzgecinden geçirildikten sonra kalıcı kılınmasının gerekliliğinin göstermektedir. Ayrıca bu araştırma, bir bakıma temel öğe insan olmak şartıyla, bilimsel yöntemlerle yerel sosyo-ekonomik ve kültürel değerlerinin araştırılıp envanterinin çıkarılmasıyla, ortak olabilecek değerleri Türk Milletinin ortak bilinci haline getirilerek Türk Ulusal kimliğini güçlü kılarak, ulusumuzun kimliğini uluslararası aşamada tekrar saygın hale getirmek ve diğer uluslarla barış ve huzur içinde yaşamayı önerdiğini bize anlatmaktadır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, sosyal, ekonomik ve bilimsel yönden ve var olan büyük sıkıntılara karşın, demokrasilerde, olmazsa olmaz kuralı dahilinde halkın eğitilmesi ve “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür….” Bireyler yetiştirilmek için, devlet ile din işleri ayrı tutulmuştur. Ayrıca, halkını daha kolay okuryazar olabilmeleri için diğer devrimlerle beraber harf devrimi yapılmış, halkevleri, halkodaları açılmıştır.
Bütün bunlar sadece herhangi bir siyasi partinin politikasından daha çok Türkiye Cumhuriyeti Devletinin eğitim politikaları olarak yapılmıştır. Bunların sonucunda; ülkü, kültür ve duygu yönünden Türklüğü ile iftihar eden, ulusunu ve vatanını seven, dinine ve Cumhuriyetine sahip çıkan, özgüvenleri güçlü, özgürlük ve sorumluluk duyguları yüksek insanlar yetişti. Bunlar da, Türk insanının kişiliğini ve Türk toplumunun kimliğini güçlü kılabilmek için, kişisel beklentileri olmaksızın, gönüllerini ve akıllarını ortaya koyarak, adeta “Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” düşüncesini gerçekleştirebilmek için, eğitimde seferlik ilan ettiler ve bu konuda bir hayli yol aldılar.
Ne var ki, talihsiz tarihi bir olay; II. Dünya Savaşı ve onun getirdiği yıkımlar, insanlık için acı oldu. Elbette Türkiye de bu sonuçtan etkilendi.
Çok partili döneme geçiş, Marshall yardımı, din istismarı, politikada yozlaşmalar, 27 Mayıs ihtilali, özgürlükler, anarşi, muhtıra, terör, yetmiş sente muhtaç olmalar, demokratik ve laik eğitime darbe, ekonomiyi liberalleştirme gerekçesiyle ülkemizdeki kurum ve kuruluşların yağmalanması, “en iyi biz yönetiriz” savıyla iş başına gelip ülkeyi en iyi soyanlar, yeşil kuşak, yeşil sermaye, küreselleşme, mavi kitap, din bezirgânlığı, dinselleştirilmiş politika vs. işte Türkiye’nin 65 yıllık kısa macerası…
Sonuç: uluslararası platformda, ekonomik, politik ve diplomatik yönünden itibarı sarsılmış bir Türkiye, en acısı, Nevruz kutlamalarında Türk bayrağını yere atma ve attırma küstahlığı, bütün bunlar insanın yüreğini kanatıyor.
Ayrıcı, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyelerinden Dr. E. YAZICI’nın, 2003 tarihinde yapmış olduğu “Türk Üniversite Gençliği Araştırması, Üniversite Gençliğinin Sosyo-Kültürel Profili” adlı bilimsel çalışması Üniversitelerde okuyan her dört gençten üçü çalışmak ve yaşamak üzere başka bir ülkeye gitmeyi düşlediklerini göstermektedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetin korunması, yüceltilmesi ve sonsuza kadar devam ettirilmesi konusunu kendilerine emanet ettiği Türk gençliğinin bu tutumu karşısında yeniden dirilişin destanını yazabilmek için ne yapılabilir sorusu, sorulmalıdır.
Günümüzün Türkiye’sinde bu kadar yetişmiş aydını, genci ve yaşlısıyla, Atatürk’ün ve bir avuç yürekli insanların o devirde yaptıklarının bir benzerini günümüzde yapamazsak, Türkiye’mizin geleceğinin çok parlak olmayacağını söylemek durumundayız.
KAYNAKLAR
(1)Arsal, Sadri Maksudi: Teokratik Devlet ve Laik Devlet, makale, Tanzimat I. M. E. B. Yayınları:3273, Bilim ve Kültür Eserleri dizisi:1184, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul. 1999.
(2)Ergün, Doğan: Sosyoloji ve Eğitim, V Yayınları, I. basım, Ankara, 1987.
(3)Fromm, Eric; Kendini Savunan İnsan, çev. Necla Arat, Say Yayınları, İstanbul, 1999.
Köknel, Özcan: Atatürk Çizgide Gençliğinin Eğitimi, Bildiri, Atatürk ve Eğitim, Türk Eğitim Derneği Yayınları, Ankara, 1981.
(4)Uysal, Şefik: Atatürk ve Çağdaş Eğitim, Atatürk ve Eğitim, Türk Eğitim Derneği Yayınları, Ankara, 1981.

27 Mart 2012 Salı

BİLGİ TOPUMUN OLUŞUMUNDA ÖĞRETMENİN ÖNEMİ


          Günümüzde, bilim ve teknoloji yönünden en gelişmiş ülke olarak kabul
edilen ABD, tarım ve sanayi devrimlerini tamamladıktan sonra 1954 yılında ilk defa bilgisayarı insanlığın hizmetine sunarak “Bilgi Toplumu” evresine girmiş oldu. Daha sonra, diğer ülkeler bilim ve teknolojide gelişmeler kaydettikçe onlar da “Bilgi Tolumu” olma özelliğini kazanmaya başladılar.   
         Bilgi toplumunun özelliklerini özetle sunmamız gerekirse her şeyden önce bu toplumda, adından da anlaşılacağı gibi bilgiye, bilime ve teknolojiye son derece önem verildiğini söylemek gerekir. Okur-yazar oranı yüzde yüz olan böyle bir toplumda nüfus oranının yüzde sekseni kentlerde, yüzde yirmisi ise kırsal kesimde yaşadığı görülür.
          Bilgi toplumunda veya diğer adıyla sanayi sonrası toplumunda kesinlikle kadın ve erkek ayırımı söz konusu değildir. Böyle bir toplumda yaşayanların hayat tarzı demokratik, politik yönetimi ise Demokrasidir. Böyle bir toplumun oluşumunda, bilim ve teknoloji insanlarıyla beraber öğretmenlerin rolü son derce önemlidir.
         Doğu kültürü kadar Batı kültürünü de iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, insanoğlunun yapacağı bu gelişmeleri adeta yıllar önce sezinleyerek “Türkiye Cumhuriyeti”nin temellerini bu felsefe üzerine oturtturmuştu. O, Büyük Zaferi kutlamak için Şark Tiyatrosunda toplanmış olan Bursa’daki öğretmenlere, 27.10.1922 yılında şu şekilde seslenmişti: “Hanımlar, beyler, memleketimizin en mamur, en latif, en güzel yerlerini üç buçuk sene kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen düsturlarını rehber ittihaz etmektedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan mekteplerimizin, darülfünunlarımızın teessüsünde aynı mesleki takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk Milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün bedayiiyle inkişaf eder.”   Bilim ve teknolojiye son derece önem veren Atatürk, 22.IX. 1924 tarihinde Samsun İstiklal Ticaret mektebinde kendisine çay ziyafeti hazırlayan öğretmenlere; “Efendiler; Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir, ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanla takip eylemek şarttır.” Şeklinde hitap etmiştir. Bir ülkenin gelişmesinde en önemli, en esaslı nokta olarak eğitim meselelerini gören ve eğitimle bir milletin ya hür, müstakil, şanlı, yüksek bir toplum ya da esaret ve sefalet içinde olunacağını söyleyen Mustafa Kemal “Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için, iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalini yoğuran kültür ordusu… Bir millet kültür ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin sürekli ve neticeler vermesi ancak kültür ordusunun varlığına bağlı…” olduğunu söyler.
        Ayrıca, Atatürk, düşmanın taarruzu ve hızla ilerleyişi karşısında Ankara’da toplanacak Maarif Kongresi’nin ertelenmesi yolundaki önerileri reddetmiş ve 15 Temmuz 1921’de Kongre’yi bir konuşmayla açmıştır ve “silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphesi” olmadığın söylemiştir. Bilim toplumlarında olduğu gibi, Mustafa Kemal eğitim ve öğretim yönünden kadın-erkek eşitliğine son derece önem vermektedir. Atatürk bu konuda “Bir içtimai topluluk, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki bir kitlenin bir parçasını terakki ettirelim, diğerine müsamaha edelim de kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun? Mümkün müdür ki bir camianın yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça diğer kısmı yükselebilsin? Şüphe yok ki terakki adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve terakki ve tereddüt sahasındaki merhaleleri birlikte aşmak lazımdır. Böyle olursa inkılâp muvaffak olur.”
       Demokrasinin altyapısı olarak kabul edilen halkın genel kültürünün geliştirilmesinde öğretmenlerimize ve aydınlarımıza önemli görevlerin düştüğünü söyleyen Atatürk, bu konuda “Halkala yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok ve daha ziyade münevverlere teveccüh eden bir vazifedir. Gençlerimize ve münevverlerimize ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını evvela kendi dimağlarında iyice tekerrür ettirmeli, onların halk tarafından iyice kabili hazım ve kabili kabul bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya koymalıdır” şeklinde düşüncesini ortaya koymaktadır.
      Dolmabahçe Sarayı’nda, 7.XII.1927 tarihinde, İstanbul öğretmenler grubuna okullar ve öğretmenlik mesleği hakkında “Mektepler talim ve terbiye kadar, mektep haricindeki neslin mütemadi bir tenvir huzmesi altında tutulması lazımdır. Meslek ve yardım teşkilatının kendi mensuplarından ve kendi aralarından başlayarak harice yayılmak suretiyle halk için umumileştirilmesi lazım gelen fikir ve his cereyanlarına bir mecra olabilir. Eski hocalar nasıl dini esastan hâkim olmuşlarsa muallimler de ilim esasından kazanmaya başladıkları hâkimiyeti nihayete erdirmelidirler. Bunları muallimlik mesleği hakiki inkişaf devrine dâhil olacaktır. Muallimler her vesileden istifade ederek halka koşmalı, halk ile beraber olmalı ve halk, muallimin çocuğu yalnız alfabe okutur bir varlıktan ibaret olmayacağını anlamalıdır” şeklinde hitap etmiştir.
      Bütün sıkıntılara ve engellemelere rağmen sanayileşme döneminin büyük bir bölümünü gerçekleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti, yakın bir tarihte bilgi toplumu olma özelliğini kesinlikle kazanacaktır. Bu süreci kısaltmak için toplumda öğretmenlere de büyük bir görev düşmektedir; insanları aydınlatmak…
      Atatürk’ün ilke ve inkılâpları doğrultusunda toplumumuzda bulunan bütün meslek sahiplerine ilk temel bilgileri veren saygıdeğer öğretmenlerimiz; bilimde, fende ve teknolojideki değişmeleri yakından izlemeli, Atatürk’ün söylediği gibi bu değişmeleri önce kendileri özümlemeli sonra da öğrencilerine aktarmalıdır. Aynı şekilde; cumhuriyet, demokrasi, laiklik, hürriyet, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları anlayamamış ve bunları bilgiye dönüştürememiş bir öğretmenin aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür nesilleri yetiştirmesi zor, hatta imkânsızdır.
     Yazımı önemli Amerikalı eğitimcilerden R.W. Emerson’nun, bir de adını  anımsayamadığım bir başka eğitimcinin sözleriyle bitirmek istiyorum. Bu sözlerin ilki; “Yanlış eğitilmiş bir insanı yeniden eğitmek, hiç eğitilmemiş bir insanı eğitmekten daha da zordur”, diğeri ise; “Türk toplumu kadar, halktan çıkıp yetişmiş ve aydınlar sınıfına katılmış bu kadar fazla aydın sayısını başka hiçbir toplumda bulamazsınız. Ancak, halktan çıktığı halde halka bu kadar sırtını dönen aydın sınıfını da bir başka toplumda bulamazsınız”.
     Sonuç olarak; eğitim sistemimizde var olan yanlışları düzeltip çocuklarımızı doğru bir şekilde eğitmeliyiz. Ayrıca, halk ile halkın arasından çıkıp yetişen aydınlar araçılığıyla halkta az da olsa bilimsel bilinç oluşturarak Türkiye’de yeni ufuklar açmak zorundayız.